Balli Kayalar

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Eki 23rd, 2008

Ağbi, geçenlerde resmen dumura uğradım. Ayşen var bilirsin.
Kızla okulda da aramız az buçuk iyiydi. Ama hatun bir kaç haftadır
pek takılmaz olmuÅŸtu. “Yahu ne iÅŸ?” diyorum. O da “Ballı” bir ÅŸeyler
diyor. “TavÅŸanlar” diyor. “Gel diyorum, cumartesi akÅŸamı takılalım
bir yerlere” seninki hiç oralı deÄŸil. Yok erken yatacakmış, zaten çok
yorulmuş, pazar da ballı mallıya gidecekmiş, bir alay mazeret. Olm,
baktım bu iÅŸ böyle gitmeyecek. “Ben de geliyorum.” dedim. Biliyon mu
kız bi sevindi… Ulan dedim, demek ki sandığım gibi deÄŸilmiÅŸ, kızın hala
bizde gözü var ama şu ballı işini de biraz sıkı tutmak lazım. Cumartesi
sabah aynen Gebze minibüslerine erkenden takılmaca. Hatun sırt
çantasına doldurmuÅŸ ıvır zıvırı. Biz de giymiÅŸiz ket’leri. Hani daÄŸa
çıkacaz ya, iÅŸte hazırlıklı olalım dedik. Gebze’ye indik, hadi ordan
Hereke minibüslerine. Sanırsın 80 günde devrialeme çıkmışız. Allah’tan
az sonra bizimki bağırdı şöföre “TavÅŸanlı’da inecek var!” diye. Olm,
duysan bizim AyÅŸen’in sesini inanmazsın. Aynen öğrenmiÅŸ minibüs
raconlarını. OlmuÅŸ mu sana bir taÅŸra kuÅŸu. İndik… SaÄŸa sola baktım.
DaÄŸ maÄŸ hak getire. Bir b*k yok. “Yahu” dedim “AyÅŸen, nerde kız, bu
daÄŸ?” AÄŸbi, seninki şöyle küçümser, küçümser bi baktı. Valla içim bir
garip oldu ama renk vermedik. Kız koyverdi asfalt bir yoldan kendini
aşağı, bizde aynen peşinden. Gittik gittik, köye girdik. Bakkal çakkal
vaziyetleri, poğaça, gazoz almaca, caminin yanında çay içmece. Aaa!
Bir baktım, sırtı çantalı bir kaç kiÅŸi daha geldi. “Vay AyÅŸen’ciÄŸim ne
haber’ler” Sarılmalar, alayı kanka olmuÅŸ bizim kızla. Bizimki de aynen
beni tanıştırıyor. “Okuldan bir arkadaÅŸ!” AÄŸbi duydun mu? “Okuldan
BİR akradaÅŸ”. Hani okulda arkadaÅŸ dediÄŸin b*k gibi, bu da onlardan
biri. Yani öylesine, fasulyeden. Ulaan dedim, orada ne halt ediyorsanız,
size beÅŸ basmazsan bana da……. Neyse, yürü babam yürü, dere geldi
köprüden geçtik. Köpekler sardı, biz onlara havladık falan sonunda
geldik ballı dediklere yere. Olm, bir kanyon.. altına edersin. Hiç öyle
İstanbul’un yanında böyle yer aklına gelmez. Sanırsın Amerika’ya falan
geldin. Bizimkiler bastılar sol tarafa çıkıyorlar. Yahu her taraf kaya.
Olm, dedim kendi kendime; aman kestaneye mukayet ol, AyÅŸen
giderse mayÅŸen gelir, kestane gitti mi bir daha nah! gelir.Durduk.
Oh, dedim. Şöyle oturup aşağılara bakarkene bi kola mola kayalım.
Haydaa! Bizimkiler başladılar soyunmaya dökünmeye. Ulan öbür
tayfadan bir kız, çıtır mı çıtır. Şöyle, badi türü siyah bi şey giymiş.
Vücut, çok güzel değil ama zıpkın gibi. Ayaklarına renkli bale
ayakkabısı türü bir şeyler geçiriyorlar. Diğer heriflerin çantalarından
bir ÅŸeyler çıkıyor. Aklın uçar. “Gençler! Ne yapacaksınız?” dedim.
“SporT Klaymbing” yapacağız dediler. Ulan soramıyorum da o, ne
diye. Burada herkes, işin raconunu biliyor. Bir de üstüne üstlük
lavuklardan biri kolunu AyÅŸen’in omzuna şöyle bir attı. Olm, Allah seni
inandırsın aynen şöyle bir ÅŸey dedi: “Geçen hafta TOP ROP yaptığın
yeri bu hafta RED POĞİNT dene bakalım.” Anaa! Mıçtık! Ulan bunlar
nece konuşuyorlar? Bizim kızı da aralarına almışlar. Yoksa, bunlar
şeytana falan mı tapıyorlar? Baktım bizim ki de mevzuyu çözmüş
aynen laf yarıştırıyor: “Ama Salih, ben en fazla beÅŸ artı çıkıyorum…”
Ulan ben de sana bi kafa çıkacam!.. Göreceksin. Bi yandan da bana
bakıp göz kırpıyor. Ulan cıvır, hem beni, hem de Salih’i mi idare ediyor
acaba? Her neyse biraz mevzu dağılsın diye kafayı bir kaldırdım. Ağbi,
kayanın üzerinde bir herif. Hani kaya dediysek öyle bizim oradaki
aşıklar kayası falan gibi değil ha!.. Ağır deprem hasarlı bina duvarı
gibi… Adamın üstüne geliyor. AÄŸbi herif, ya örümcek adam ya da, onun
memleketlisi. Yahu kardeÅŸim sen orada nereyi tutuyorsun, neye
basıyorsun?.. Olm, adam nasıl çıkıyor biliyor musun ? Hayatta
inanmazsın. Altta geyiğin biri de ipi tutuyor. O ip ne işe yarayacaksa?
Kuyudan adam mı çekeceksin? İp salacaksan yukardan sal da bir işe
yarasın. Adam düşerse tutarsın. Aaa! Bizim kıza da bir şeyler
giydirmişler. Salih bir heves, kızın karnına bir şeyler bağlıyor. Şangır,
şungur bir takım alet edevat çıktı. Olm, alayı rengarenk. Aralarında
muhabbet de devam ediyor “EKSPRES” olsun, “TAKOZ” ver.
“FREND”in iki numarası yok mu? AÄŸbi, artık kadere kısmet, çöktüm
kayanın köşesine. Bizimki, asıldı kayanın birine. Lavuk da ipin öbür
ucunu tutuyor. Ulaan, içim bir kötü oldu… Bizimki düz kayada
yükseldikçe yükseliyor. İster misin şimdi yere düşüp karpuz gibi
patlasın. Dokunmaya kıyamadığım başı CART! İkiye ayrılmış falan…
Başım dönüyor resmen. Baktım lavuk da dikelmeye başladı. Hani,
bekçi köpekleri postacıyı görünce nasıl dikelirler, onun gibi. Bunlar da
korktuklarına göre durum biraz vahimleşiyor galiba. Aralarında
konuÅŸmaya baÅŸladılar. AyÅŸen’e de duyurmuyorlar. “Yahu, kız da daha
acemi sayılır”… “Yapar yaw, geçen haftayı görmedin mi”… “Olsun
tecrübesi eksik”… Bir yandan da lavuk bizimkine bağırıyor: “AyÅŸen!..
SaÄŸ elinin hemen yanında bolt var. Tak oraya bir ekspres.” Ulan
bunlar ekspres falan derken tez elden bizim kızı eksprese bindirip
eşekler cennetine gönderecekler galiba. Aldı mı bizim kızı bir telaş.
Olm, bayağı yukarda. Bacağı titremeye başladı, ta buradan görüyorum.
Kıçında sallanan alet edevata bakmaya çalışıyor. Canım benim, nasıl
da çırpınıyor. Hah! Bir tane buldu. Çıkarttı orada bir yere çengel gibi
taktı. Ardından bir şey daha taktı. Valla tam ne yaptığını göremiyor.
Yukardan “Klik! Kluk!” sesler geliyor. Birden herkes rahatladı. Bizim
lavuk tayfası, gülmeye başladı. Anlaşılan kriz durumu çözüldü. Ayşen
biraz daha yükseldi. Ama bizimkiler pek bir rahat. Ulan her halde bir
bildikleri vardır diye ben de fazla kasmamaya çalışıyorum. Birden
durumu çaktım. Bizimki düşerse ipi, en son taktığı zımbırtıda asılı
kalacak, aynı yukardan ipe bağlanmış gibi olacak. Baktım, kız iki tane
daha şu ekspres denen şeylerden takmış, ipini de içlerinden geçirmiş.
En sonunda kayanın tepesine kadar vardı. Ulan helal olsun be!
Hakkaten ciddi bir işmiş bu. Bizimki de pek yamanmış. Salih, elindeki
ipi yavaş yavaş koyvermeye başladı. Bizimki gökten melekler gibi
aşağıya süzülüyor. Geldi, geldi, biraz ileriye kondu. Herkes bi tebrik
ediyor ki, bilemezsin. Beş bilmem ne başarmış. Dur yahu demin
ezberlemiştim, şimdi unutmuşum. İpleri çözdü. Kırıta kırıta yanıma
geldi. Hafif terlemiş biliyon mu, kokusu ciğerime öyle bir doldu ki,
anlatamam. Resmen başım döndü. Tam rüyalar alemine geçecekken,
hani damdan düşer gibi “Sen de denesene” deyiverdi. Neyi denemek?
Hayır!.. Denemek istemiyorum?.. Benim ne işim var o kayanın
üzerinde!.. Diye bağırıyorum ama sanki aynen kabustayım. Ağzımdan
çıt çıkmıyor. Olm, birden kendi sesimi duymaz mıyım? Valla, Allah seni
inandırsın, ben, orda öyle baÅŸkası gibi konuÅŸuyorum, “Tabii” diyorum.
Başka bir kayanın altına gittik. Caner diye birisi yukarı çıktı. İpi aşağı
attı. “Burası baÅŸlangıç için daha iyi dediler.” “Korkma, bu ip üç ton
çeker dediler” İyi de olm, bu Caner denen çocuk çöp gibi biÅŸi.. Üç kilo
çekecek hali yok. Hepsi güldü. Sürtünmeymiş, özel tekniklermiş, tek
elle iki tonu durdururmuş. Ağbi, baktım çocukların hepsi delikanlı
tayfa. O anda öyle bir kanım ısındı ki. “Hadi tırman”dediler. “Nerde
olm, ekspresler. Kıza vermiÅŸtiniz bana vermediniz” dedim. “Hop! Dur
bakalım, onların daha sırası gelmedi, sen önce adam gibi burayı
tırman.” dediler. Burası biraz daha kolay. Hadi bakalım deyip tuttum
kayayı. Çocukken mahallede ceviz ağacına çıkardık. Onu falan
hatırladım. Bir iki tuttum. Vay be! Ağbi, gidiyor. Aşağıdan da
konuÅŸuyorlar, duyuyorum, “doÄŸal yeteneÄŸim varmış” Var tabii be!
Neden olmasın ki! Olm, ardından bi topukladım, aynen yükseliyorum
ha! Ben çıktıkça ip geriliyor. Hani bir düşsem en fazla on santim
inecem. İyice de cesaret geldi. Ulaan, diyorum içimden, çocuklara
lavuk mavuk dedik, şimdi de canımızı emanet ediyoruz. Meğerse bu işin
raconu böyleymiş. Kayanın tepesine vardım. Baktım bir düzlük. Bi sürü
bantlar, demir halkalar, ipler falan. Oraya istasyon diyorlar. Hah,
tamam iÅŸte ekspresin treni hazırdı, bi istasyonu eksik kalmıştı. “Eee
bitti. Åžimdi ne yapacağım?” diye sordum. “Kendini ipe bırak” dediler.
Olm, demesi kolay. Altımda yirmi metre boşluk. Çocuklar kalorifer
böceği gibi görünüyorlar. Nasıl atarım kendimi? Ama Racon neyse
uyulacak. Kendimi arkaya doğru eğdim. Ulan bir türlü gitmiyorum.
AÅŸağıdan bağırıyorlar. “Kayayı bıraaak!” diye. Valla farkında deÄŸilim,
sol elim pençe gibi kayaya geçmiş, bacaklarım tir tir titriyor. Yok ağbi,
olacak gibi değil. O kayayı aslan gibi tırmanıp, sıçan gibi inmek olmaz.
Kapadım gözlerimi, okudum içimden bir şeyler. Küçükken anneannem
öğretmişti. Baktım asansör gibi yavaş yavaş iniyorum. Caner ipi
bıraktıkça ben aşağıya kayıyorum. İndim, indim, Ayşen tam ayağımın
dibinde. Kız öyle kendini hiç kasmıyor. Yere ayak bastım, baktım kız
boynuma sarılmış öpüyor. Ağbi var ya, o anda sevinçten hüngür hüngür
aÄŸlayacam zor tuttum kendimi. DiÄŸer çocuklar da çok kafa. Salih’e
baktım, bizimki öptü diye hiç bozulmaca falan yok. Gelmiş o da tebrik
ediyor. Yanlış anlamışım. Daha da bi sevindim. Ağbi, ondan sonra neler
oldu neler. Aynen ben mevzuya yazıldım. Ulan elde avuçte ne varsa
döktük ortaya. Yok frikşın ayakkabısıymış, sırt çantasıymış, kılmış,
tüymüş cebi boşaltıp, evi doldurduk. Şimdi her hafta Tavşanlı
Ballıkayalar’a gidiyorum. Hafta içinde de iki gün antrenanım var.
Geçen hafta yedilik ilk rotamı top rop çıktım. Yani ip yukardan
geliyordu. Ama rota gerçekten çok zordu. Şimdi üç dört hafta daha
çalışıp, aynı rotayı red point çıkacağım, yani yükseldikçe ekspresleri
kayadaki boltlara takarak gideceğim. Bu arada sigarayı da bıraktım,
rakıya artık hiç takılmıyorum ama çocuklarla her pazar tırmanıştan
sona sıkı bir bira attırıyoruz. Ayşen mi ne yapıyor?
Bilmem. Onu çok ihmal ettimi söyleyip duruyordu.
Bir süredir artık Ballıkayalar’a da pek uÄŸramıyor zaten…

Dilimdeki Kesik

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Eki 23rd, 2008

Kutuplarda ayı avcıları buzların içine jilet kadar keskin bir baltayı yerleştirir, keskin tarafın üzerine biraz kan sürerlermiş. Bunu bilmeyen ayı gelip kanı yalarken kendi dili kesilirmiş. Ama kanın tadından dilinin acısını fark edemez, kendi kanını yalamaya başlarmış. Damarlarındaki kan tükenince olduğu yere yığılırmış. Avcıda gelip derisini yüzermiş. Avcılar ayıları kurşunla vururlarsa ayının postu delinir ve bu yüzden çok para etmeyeceği için bu yolu denerlermiş.
Åžimdi o kan tadını kendi dilimde hisseder gibiyim.Bu bilgiyi öğrenince anladım dilim yıllardır kesikmiÅŸ benim… Yıllardır ben de kendi dilimden akan kanı emip duruyormuÅŸum…
BaÅŸlarda gücümün tükendiÄŸini, kan kaybettiÄŸimi fark etmiyordum. Ama artık ediyorum. Kanım tükeniyor ne zamandır. Böyle giderse yere yığılmam ve birilerinin gelip derimi yüzmesi yakındır…
Yıllardır kendi kanımı emmekten bu hayatta kabul gören her ÅŸeye meydan okuyacak cesareti bir türlü bulamadım kendimde… Oysa kurtuluÅŸum bu cesareti bulmamdan geçiyordu…
Bu cesareti bulamadığım için çareyi kendi kanımı emmekte bulmuÅŸtum. TükeneceÄŸimi bile bile…
Dilimi kesen o keskin bıçağın ne olduÄŸunu anlamaya kalkışmadığım için… VaroluÅŸunun o arka bahçesine hep gözlerimi kapattım. Küçük bir inanç yeterdi yaÅŸamam için. O yaÅŸayabilmek ve ayakta kalabilmek için ihtiyacım olan kendimi aldatma inancı… Bu küçük ve zavallı inanç kendi kanımı emerken kendimi unutmama yeterdi. Böyle yaptım.
Hayatı o keskin bıçaktan deÄŸil, okullarda bana öğretilenlerde arayıp bulmaya çalışmıştım. Kanım tükenmeye yüz tutunca anlamıştım, okullarda hayatı öğretmiyorlardı, aksine okullarda hayatı olduÄŸu gibi görmemem için gözlerimi baÄŸlıyorlardı. EÄŸitim başımı eÄŸip dilimi o keskin bıçağın üzerine sürmemi öğretmiÅŸti bana…
Gözlerim baÄŸlıyken öğrendiÄŸim ÅŸey hep suçlu olduÄŸum ve hiçbir zaman bu suçtan kurtulamayacağımdı… Gözümdeki bağı çıkarıp atmaya her kalktığımda suçlu hissediyordum kendimi. Gözlerim baÄŸlıyken yaÅŸamanın ve bu suçtan kurtulmamın bedeli alçaklığı ve ikiyüzlülüğü becerebilmekti… Aç kalmamak istiyorsam ikiyüzlü ve alçak olmam gerekiyordu… Ve durmadan kendi kanımı emmem.
Bu yüzden beni kim mutsuz ediyorsa, kim gözlerimi baÄŸlayıp usul usul kanımı emiyorsa ona tapıyordum… Bildiklerimi unutturanlara… Bak sana doÄŸruları öğretiyoruz, sarıl onlara ve geleceÄŸe hazırlan, diyorlardı bana… Gözlerimi baÄŸlayanların doÄŸrularına sarılıyordum ben de. Kendi kanımın kokusundan o bu doÄŸruların içindeki hile ve ihtiras kokusunu duyamıyordum… GeleceÄŸim, diye sarıldığımın usul usul bir tükeniÅŸ, bir harcanma olduÄŸu fark edemiyordum. Ben kendi kanımı emerken gözlerimi baÄŸlayanlar da düşlerimi emiyorlardı. Bana ne sunarlarsa, ne gösterirlerse ona inanmakla ve baÄŸlanmakla görevli sayıyordum kendimi… Bir zeka tutulmasıydı yaÅŸadığım, budala bir inanıştı… İşte zaman zaman kendime duyduÄŸum hayranlığın temelinde bu zeka tutulması, bu budala inanışlar vardı. Kendime hayran oldukça kendi kanımı daha bir iÅŸtahla emiyordum…
Bazen gözlerimdeki baÄŸlardan sıkılır, onu hafifçe aralar, hayatın nasıl bir yer olduÄŸuna ve varlıkların ardında nelerin saklı olduÄŸuna bakardım… İşte o zaman ne denli ikiyüzlü ve alçakca bir yaÅŸam sürdürdüğüme bir kez daha tanık olurdum. İşte o zaman hiçbir acımasız zenginin suratına cesurca tükürmediÄŸimi ve gözlerimdeki bağı sonsuza dek atamadığım sürece bunu hiçbir zaman yapamayacağımı anlardım… İşte o zaman aklıma ÅŸairler bilgeler, deliler, cesur nihilistler gelirdi, o soylu yoksullar gelirdi, gözlerim baÄŸlı olmadığımda gizli gizli okuduÄŸum: Eski Yunan’da yaÅŸamış ve kendi kanını emmemek bir fıçıda yaÅŸamayı göze alan, karnı acıkınca ise karnını sıvazlayıp; bakın ne güzel doydum, diyen ve onu ondan kopartacak her ÅŸeyle bağını kopartmış Diyojen gelirdi…
Bir gün zenginin biri Diyojen’i evine götürmüş, adamın evi çok lüks ve tertemizmiÅŸ: Yerlere sakın tükürme, her yer çok temiz demiÅŸ, adam Diyojen’e… Diyojen, kalkıp adamın yüzünün ortasına tükürmüş ve: Bu evdeki en pis yer senin yüzün, o yüzden tükürdüm yüzüne, demiÅŸ…
Gözlerim baÄŸlıyken Dijonen’in hep bu sözünü düşünür kalbim çaresiz bir umutla çarpardı… Kalbim, uzağımda kalmış cesur çıkışlara, hep ertelediÄŸim yolculuklara, bir yerim var bana çok yakın, ama benden uzakta diyen o hasretime çarpardı…
Ben Diyojen gibi yaÅŸamak isterdim, ama okullarda bana ve benim gibilere ya zengin, zengin olamazsanız, dilenci olacaksınız, diye öğretirlerdi…
Zengin ve dilenci… Lüks içinde ve asalak… Ortası yoktu sanki. Hayatı, düşleri, anlamları omuzlarında taşıyan baÅŸkaları yoktu. Diyojenler, ÅŸairler, deliler, bilgeler, isyankarlar ve o soylu yoksulların yeri yoktu bana sundukları bu toplum haritasında… Çünkü cesaret isterdi ÅŸair, bilge, deli, isyankar ve soylu bir yoksul olmak için… Bu hayatın arka bahçesini, varlıkların ve görünenlerin ardındakileri görebilmek için çok cesur ve çılgın olmam gerekiyordu… Gözlerimi baÄŸlayarak bana kabul ettirmek istedikleri her ÅŸeye koÅŸulsuz meydan okumam gerekiyordu…
Kabul etmek ve boyun eÄŸmek içinse sadece sahte bir yaÅŸam umudu, giderek karaktere dönüşen bir ikiyüzlülük ve bolca alçaklık yeter artardı bile… Bunlar da bende çokça vardı zaten. Kanımın tadını sevmeyi öğrenmiÅŸtim çoktan. Gözlerim baÄŸlıyken daha huzurluydum… Gözlerim baÄŸlıyken kendimi saf ve ahlaklı buluyordum. Gözlerim baÄŸlıyken çirkeften ve kötülükten uzak sanıyordum kendimi… İyiliklerim dakik ve planlıydı. İyi olma günlerim vardı… Ahlaklı ve örnek insan olma haftalarım vardı… Beni mutsuz edenlere ve harcanmak için ellerine geleceÄŸimi teslim ettiÄŸim insanlara tapma mevsimlerim vardı…
HiçliÄŸin silahları gelip içimdeki boÅŸluklardan vurmasın beni diye, daha uzun aralıklarla açıyordum gözlerimdeki baÄŸları… Kalbime benden çok uzaktaki, ama bana çok yakın olan o yaralı ve o uyumsuz yanımı küçümsemeyi öğretiyordum durmadan…
Kaçış günlerimi, yalan yere umutlandığım yılların içinde görünmez kılıyordum… EdindiÄŸim en büyük tecrübe kendimi aldatmada gösterdiÄŸim o denenmiÅŸ, o büyük tecrübeydi…
Kendimi aldatmamamın bir sınırı yoktu… ÇoÄŸu kez yoksullardan yana gözükürdüm, ama hiçbir ÅŸeyden korkmadığım kadar korkardım yoksulluktan… Yoksulluk bana yaÅŸamadan ölmeyi hatırlatırdı hep…
Hatta o çamurlu kaldırımlar, karanlık sokaklar, izbe ve metruk evler, o hastalık taşıyan evler ölümden daha çok ürkütürdü beni…
Kendimi kendi gözümde aklayabilmek için ideolojilere baÄŸlanırdım, kuramlara, öğretilere… Çıkar gözetmeyen duygular içinde olduÄŸuma inandırırdım kendimi… Oysa en çıkar gözetmeyen duygular içindeyken bile bilirdim ki ne yapıyorsam hep kendim için yapıyordum. Kendimi daha çok sevmek için… Kendime duyduÄŸum hayranlığı biraz daha pekiÅŸtirmek, güce ve daha çok önemsenmeye duyduÄŸum ihtiyacımı giderebilmek için…
Oysa kendi kanını emen ve emdikçe tükenen biri için kendini sevmek ne kadar mümkün olabilirdi ki… Gözleri baÄŸlı olduÄŸu için hayatın arka bahçesini ve varlıkların görünmeyen yüzünü görmekten hep korkan biri giderebilir miydi hayran olunmaya duyduÄŸu o hastalıklı ihtiyacı… Güce ve önemsenmeye duyduÄŸu açlık, daha derin ve daha onulmaz boÅŸluklar açarak büyümez miydi insanın içinde.
Gerçek yüzünü göstermeden sevilebilmek… Hayranlık ihtiyacı… Güce ve önemsenmeye duyulan saplantılı arzu… Bütün bunlar toplumsal bir sahtekar olmadan elde edilebilir miydi…
Ben ne istiyorsam, onlar da onu istiyordu görüştüğüm, birlikte olduÄŸum insanlar… Hepimiz sahtekar olduÄŸumuz için birbirimize katlanıyorduk… Bir alışveriÅŸ dünyasıydı kurduÄŸumuz dünya. Ben onları önemsiyor, seviyor, hayranlık duyuyor gibi yapıyordum, onlar da aynısı bana yapıyorlardı… Birbirimizi seviyor gibi yapıyorduk… YaÅŸamıyorduk sanki… SöylediÄŸimiz yalanlarla birbirimizi yaÅŸatmaya çalışıyor, boÅŸluklarımızı kapatmak için bir araya geliyor, bir araya geldikçe daha sona kapatma vaatleriyle birlikte boÅŸluklarımızı daha da büyütüyorduk…
BoÅŸluklarım büyüdükçe güce ve önemsenmeye duyduÄŸum ihtirasım daha da artardı… Bana dayatılan doÄŸrular nasıl birer hileyse, içimde büyüyen ihtiraslar da kötülük yapma arzusu olarak belirirdi içimde…
Åžehirde böyle bir moda yayılmıştı çünkü. Kötüler daha çok ilgi görüyordu. Kötüler daha çekici geliyordu insanlara. İyilik hep yedekteydi. Kötülük afiÅŸlere yazılıyordu… Birbirimizi önce zor duruma düşürecek, aldatacak, kırıp incitecek, sonra birbirimizde açtığımız yaraları sarmaya çalışacaktık. Nasıl birbirimizi seviyor gibi yapıyorsak, iÅŸte yaralarımızı öyle sararmış gibi yapacaktık… Duruma göre, gücü gücüne yetene göre, bazen kurban, bazen cellat olacaktık… İliÅŸkilerde bazen minnettar kalıyormuÅŸ gibi yapacaktık birbirimize, ama hiç beklemedik anlarda birbirimize gerçekten acımasız despotlar gibi davranacaktık…
Bir araya geldiÄŸimizde sevgi, dostluk, fedakarlık gibi sözcükler uçuÅŸup duracaktı aramızda… Bu sözcükleri kanı çekilene kadar birbirimize söylemekten hiç usanmayacaktık…
Oysa gözlerimiz ne kadar baÄŸlı olursa olsun, kendi kanımızı emmekten ne kadar zevk alırsak alalım, kalbimizin arkasında baÅŸka bir kalp, ruhumuzun arkasındaki bir baÅŸka ruh birbirimizin arkasından söylenenleri eÄŸer bilebilecek olsaydık bu sözcüklerin aslında ne kadar anlamsız olduÄŸunu hatırlatacaktı bize…
Sevgi, dostluk, fedakarlık sözcükleri aramızda ne kadar uçuÅŸursa uçsun aslında nereye doÄŸru yolculuk yaptığımızı, gözlerimizin hangi hedefe takılı kaldığını biliyorduk… ZenginliÄŸin kalbine, lüksün içine… İşte bu yüzden hayranlık duyduklarımızın önünde köle, küçümsediklerimizin karşısında ÅŸeytan rolüyle çıkardık…
Oysa ne köle olmayı baÅŸarabiliyorduk, ne de ÅŸeytan… Sadece birer köle taklidi, sadece birer ÅŸeytan taklidiydik. Sıradanlıktan kurtulabilmek için birbirimize yaptığımız kötülükler hayatın bize yaptığı kötülükleri deÄŸiÅŸtirmeye yetmeyecek kadar aciz ve sıradandı… Birbirimize yaptığımız kötülükler sadece önünde diz çöktüklerimizin iÅŸine yarıyordu… Birbirimize yaptığımız ve yapmayı düşündüğümüz kötülükler, biz o zavallı rollerimizin içinde kıvranıp dururken sadece hayatın o büyük kötülüğünü çoÄŸaltmaktan baÅŸka bir iÅŸe yaramıyordu oysa…
Hayatın o büyük kötülüğü çoÄŸaldıkça zengin olma umutlarımız giderek azalıyor, bu umut azaldıkça gözlerimiz acı çekmeden dilenci olmanın yollarına çevriliyordu… Çünkü tarihin bütün kötü zamanlarını içine alarak ve çaÄŸların arasında gitgide kaybolan ülkemiz sadece iki ÅŸekilde yaÅŸamanın yollarını gösteriyordu bizlere: Ya lüks içinde yaÅŸayacaktık ya da asalaklığı tercih edecek, sadaka alarak yaÅŸayacaktık… Ve arada kalanları hep unutarak… Arada kalanları unutarak yaÅŸamanın yolu ise her geçen gün daha da yırtıcı olmanın yollarını öğrenmekten geçiyordu… Yırtıcı, ama hiç fark edilmeyecekti… Yıkıcı, ama kibarlıkla süslü. Acımasız, ama kültürle boyanmış ve gizlenmiÅŸ olacaktı… Birileri yok edilecekti, ama bu yok ediliÅŸ hemen gözlerden kaçırılacaktı. Çatışmalar çıkacak, hayatlar söndürülecekti, ama trafik aksamayacak, mahvedilen hayatların önüne hemen bir paravan çekilip; hiç ÅŸey yok, herkes eÄŸlencesine devam etsin, denilecek ve hayat kaldığı yerden yine akmaya devam edecekti…
Kimse yaptığı kötülükten kendisini sorumlu tutulmayacaktı… Caniler geçmiÅŸte anneleri tarafından az sevildikleri için yaptıklarından dolayı sorumlu olmayacaktı… ZenginliÄŸi elde edebilmek için kendilerinden güçsüzleri hınçla ezip geçtiklerinde, çocukluklarında maÄŸduriyet yaÅŸadıkları için böyle davrandıkları söylenip bağışlanacaklardı…
İsyankarlıkları ancak düzenin bir parçası olduÄŸunda hoÅŸ görülebilecekti… Kimsenin üzerinde kalmayacaktı kötülük… Åžeytan dünyayı terk edip gidecekti.Ya afiÅŸlerde kalacaktı adı, ya da ÅŸehrin en kalabalık, ama insanların kendisini en yalnız hissettiÄŸi meydanlarda sevimli bir palyaço gibi gezdirilecekti… Ölüm bizden hep uzakta, ölüm sadece çamurlu ve yoksul sokaklara yakışan iÄŸrenç bir durum olarak hissedilecekti… Annemizin sütünden sonraki en helal ÅŸey olan ölüm sadece baÅŸkalarının başına gelen kötü bir skandal sayılacaktı… İyilik kötülüğe eÅŸdeÄŸer olacaktı, hayat ölüme… İnsanlar vatanlarını çok sevdiklerini söyleseler de, onu her geçen gün biraz daha az tanıyacaklardı…
Tıpkı kendilerini daha çok sevdiklerini sandıkça kendilerinden nasıl biraz daha uzaklaşıyorlarsa öyle yanlış, öyle eksik seveceklerdi vatanlarını…
Gözümdeki bağı kaldırıp hayata baktığım o kısacık anlarda görmüştüm iÅŸte bunları… Bir de uykusuz kaldığım gecelerde… Dilimdeki kesik en çok böyle zamanlarda acı verdi bana… Bu yüzden artık onu bana çok uzak, ama çok yakın kendimi geri çağırmak için kullanmalıyım… Ne kadar acırsa acısın bana bugüne dek ne kabul ettirilmeye çalışılmışsa onlara meydan okuyabilmek için varolmalı o benim için…
Bu azalmış kanımla ne kadar uzağa gidebilirim ki; ama artık başkaları değil, tüketeceksem ben tüketmeliyim onu..
BaÅŸkalarına acı ve mutsuzluk vermediÄŸim bir yer olmalı… Yıkıcı ve acımasız olmadığım… Varsın kimse hatırlamasın beni… Artık gözlerimdeki baÄŸa deÄŸil, kafamdaki karışıklığa tapmalıyım..Kendi kanıma deÄŸil, Diyojenlere, ÅŸairlere, bilgelere, delilere, o soylu yoksullara tapmalıyım..
Yalan söylediÄŸimde en dilimdeki kesik hep sızlamalı… Lüks içinde yaÅŸamak ya da sadaka almak için birilerine yalvardığımda daha çok sızlamalı… Böyle anlarda bana hep kendisini hatırlatmalı…
Beni bilmeden yaÅŸadığım bu ısmarlama hayatım deÄŸil, her ÅŸeye raÄŸmen öğrendiklerim mahvetmeli…
Avcılar değil, beni gözümü bağlayanlar yüzünden değil, mahvolacaksam ben kendi istediğim için mahvolmalıyım.
Çünkü ben kendi kanımı emerken hayatın arka bahçesinde, varlıkların ardında ne olmuÅŸsa biliyorum ki benim yüzümden oldu… Biliyorum artık dünyadaki bütün yıkımlar, bütün katliamlar dilimdeki bu kesik yüzünden oldu…

CEZMİ ERSÖZ

Balik

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Eki 6th, 2008

Hoca yolculuk sırasında mola verip bir hana girer.Bu sırada hana bir başka yolcu daha girer ve ikisi birden hancıdan yiyecek birşeyler isterler.Fakat hancı yiyecek olarak sadece bir balık olduğunu söyler ve bunu paylaşmalarını önerir.Bunun üzerine Hoca:
-Ben balığın sadece başını yiyeceğim der.Hancı bunun nedenini sorar.Hoca da:
-Balık başı zekayı artırır.Balık başı yiyen insan akıllı olur der.Bunun üzerine diÄŸer yolcu hemen atılır ve Hoca’ya :
-Balık başını niye sen yiyeceksin? Ben yemek istiyorum der.Hocada itiraz etmez.Balığın koca gövdesini Hoca yer ve bir güzel karnını doyurur.DiÄŸer yolcu ise sadece balığın başını yer ve Hoca’ya seslenir:
-Sen koca gövdeyi yedin karnını doyurdun.Ben sadece kafayı yedim aç kaldım der.Hoca da bunun üzerine şöyleder:
-Bak nasıl akıllandın!

Sen Uzaktin

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Eki 23rd, 2008

Karanlık bir odadayım. Yüreğime senin nefesini çekiyorum. Aynalar yüzüme gülüyor alaylı alaylı. Aynalarda sensizliğimi ve bakamadığım yüzünü görüyorum. Ne kadar uzaksın bana? Başımı çevirdiğimde göremiyorum gözlerini, oysa kalbimde hissediyorum kalbinin kıpırtılarını. Bir yaz yağmuruydu seni alıp götüren. Söz vermiştin oysa bir sonbahar akşamı döneceğim diye. kalbime sonbahar geldi. sen yine gelmedin.

Sığındım; biçare sensizliğime, senin yerini tutmasa bile. Yinede bir umut besliyorum ölümle yoğrulmuş ve sen gittin gideli dallarını köküne salmış ay ışığı ile beslenen yüreğimde. Artık ne güneşin doğmasına izin veriyor nede yağmurun yağmasına yüreğim. Sen gittin diye. Çocuksu duygularımla besliyorum gitmesin, terk etmesin diye beni yüreğim. Masal kahramanlarımda terk etti beni, suçlu benmişim gibi. Bembeyaz aşklarda kaldı doyasıya kullanamadığım gülümsemelerim.

Sen gittin gideli yıldızlara takılır gönlüm, inadıma resmini çizer, ölüm kokan yıldızlar; ben bayılırım. Çok uzakta bir sen görürüm hayalimde, koÅŸarım kavuÅŸmak, koklamak, sarılmak için sana; her adım uçurum olur. ölürüm. Her adım sen olur. Uyanırım; gözlerimden bir damla sen düşer, aÄŸlamaklı olurum. Gecenin karanlığı korkutur, göz yaÅŸlarım boÄŸar beni. Bulut bulut sen gelirsin “kurtuldum” derim. alır beni sensizliÄŸe atarsın. Ben aÄŸlarım. “Biraz eskitilmiÅŸte olsa senin bu sevda” gel gel de al diye çığlık atarım yıldızlar sağır olurcasına.

Sana dokunmak istediğimde uzaktaydın, uyuduğumda gecede, beklerken kayıptın. Yalan kadar doğru, gerçek kadar acı, dokunacak kadar yakın, göremediğim kadar uzaktın.

Sen uzaktın

Halil ibrahim bereketi

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Eki 23rd, 2008

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeÅŸ varmış… Büyüğü Halil… Küçüğü ise İbrâhim…
Halil, evli çocuklu. İbrahim ise bekârmış. Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin.
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş. Bununla geçinip giderlermiş. Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı. İkiye ayırmışlar. İş kalmış taşımaya.

Halil :
- İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
- Peki ağabey demiş İbrahim.

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye. O gidince, düşünmüş İbrahim:
- Ağabeyim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Veee… kendi payından bir miktar atmış onunkine.

Az sonra Halil çıkagelmiş.
- Haydi İbrahim…! DemiÅŸ, önce sen doldur da taşı ambara.
- Peki aÄŸabey…!

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşmüş yola..
O gidince, Halil’i düşünmüş bu defa:
- Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeÅŸim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirip ev kuracak… Böyle düşünerek, kendi payından onunkine atmış birkaç kürek. Velhasıl , biri gittiÄŸinde diÄŸeri aktarırmış kardeÅŸinin payına. Birbirlerinden habersiz etmiÅŸler akÅŸamı. Bakmışlar ki buÄŸdaylar bir türlü bitmiyor hatta azalmamış bile.

Bu kadar iyi yürekli iki kardeşin hiç bir işi ters gitmemiş. Ürünleri bereketli dostlukları ise hep hayırlı olmuş.

“Bereket” denilince, bu kardeÅŸler akla gelir.
Birbiri için çabalayan bu bereketin adı ise “Halil İbrahim” bereketidir…

Allah hepimize Halil İbrahim bereketi versin.
Birbirimiz için koşuşturalım, artalım eksilmeyelim.

Yapici Olmak Zordur

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Eki 23rd, 2008

Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en kalabalık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını,halktan beğenmedikleriyerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmesini istemiş.

Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş.

Üzüntüyle ustasına gitmiş. Usta ressam üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile bırakmasını önermiş.

Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:

“İlkinde insanlara fırsat verildiÄŸinde ne kadar acımasız bir eleÅŸtiri saÄŸanağı ile karşılaşılabileceÄŸini gördün.Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eÄŸitim gerektirir.

Hiç kimse bilmediÄŸi bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi. EmeÄŸinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Sakın emeÄŸini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma.”

Sonraki »

Hikaye Sohbet Chat

Sesli Chat Sohbet Muhabbet SesliSohbet SeslİChat

Yazili Chat Sohbet Muhabbet Turkchat


Hikayelerden MircYukle Mircindir Mirc mRc

Son Yorumlar

Hikayelerden Reklam

Yorumlariniz

Haber Haberler


Nicknizi Yazip:

mirc mircturkce turkcemirc mircsite mircarama indirmirc chatmirc mirchat


hikayeler Hikaye hikaye