Ay Tozu

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Ara 28th, 2008

Evvel zaman içinde ayın bir parçasını isteyen
bir kadın varmış. Aslında azıcık ay tozu bile
yeterliymiş ona. Olanaksız bir düş değilmiş onunki,
garip bile değilmiş. Aya giden adamlar tanıyormuş,çünkü
o vakitler modaymış aya gitmek. Şimdi bulunduğumuz
yerden pek uzak olmayan bir yerden hareket edermiÅŸ adamlar;
çok yüksek roketlerin üstüne yerleştirilmiş delikten
gemilere binerlermiş.Ne zaman gümbürdeyen,çevresine ateşten
çiçekler saçarak fırlayan bir roket atılsa gökyüzüne,
kadın mutluluktan deli olurmuÅŸ. “Fırla!Hadi!Hadi!”diye
haykırırmış roketin ardından. Sonra da
üç gün üç gece karanlığın içinde uçan adamların yolculuğunu
coşkuyla, kıskançlıkla izlermiş.Onlar için ay bilimsel bir olay,
teknolojik bir başarıdan başka birşey değilmiş.Yolculuk
sırasında şiirsel bir tek söz etmezlermiş,yalnız rakamlar,
formüller, sıkıcı birtakım bilgiler.Biraz insanlıklarını
anımsadıklarında dünyadaki en son futbol maçlarının
sonuçlarını sorarlarmış.Hele aya ayak bastıktan
sonra daha da az söz çıkarmış ağızlarından.Önceden
hazırlanmış bir iki cümle söyleyip,tenekeden bir
bayrak dikerler,robotumsu devinimlerle bir garip
tören yaparlarmış. Sonunda geri gelirlermiş
bir yığın taÅŸla ve tozla. Ay taÅŸları,ay tozu…
Kadının düşlediği toz. Onları bir daha gördüğünde
yalvarmış, “Bana biraz ay verirmisiniz?Sizde o kadar çok ki!”
Ama hep aynı karşılığı alırmış:Veremeyiz,yasaktır.
Ay parçaları hep laboratuvarlarda ya da aya gitmeyi bilimsel
bir olaydan, teknolojik bir başarıdan başka şey saymayan
kişilerin masalarının üstünde kalırmış.


Gene de aralarında bir tanesi bana ötekilerden daha iyi
görünmüştü. Gülmesini,ağlamasını bildiği için.Ufak tefek,
çirkin,dişleri birbirinden ayrık ve yüreğinde korku olan bir
adamdı. Korkusunu saklamak için güler,gülünç şapkalar
giyerdi.Bu da ona ruha benzer bir şey vermişti.Bu yüzden
onun arkadaşıydım,birde ayı haketmediğini bildiği için.
Her görüştüğümüzde söylenir dururdu:”Oraya çıktığımda ne
diyeceğim.Şair değilim ki,derin,güzel şeyler söylemesini
bilmem ki…” Aya doÄŸru yola çıkmazdan bir iki gün önce bana
veda etmeye geldi,aya vardığında ne diyebileceğini de sordu.
Gerçek olan,dürüst içten birşeyler demesini söyledim;örneğin
korkuyla dolu küçücük bir adam olduğunu söyle dedim.
Sevdi bunu ve yemin etti: “Geri dönersem eÄŸer sana biraz
ay getireceÄŸim.Ay tozu!” Gitti ve döndü.Ama döndüğünde deÄŸiÅŸmiÅŸti.
Verdiği sözü ona anımsatmak için telefon ettiğimde kaçamak
karşılıklar verdi hep.Derken bir gün evine yemeğe çağırdı beni.
Sonunda bana biraz ay vereceğini düşünerek koşa koşa gittim.
Yemek bir türlü bitmek bilmedi,bense yerimde duramıyordum.
Sonunda,”Åžimdi sana ayı göstereceÄŸim”dedi.”Åžimdi sana ayı
vereceÄŸim”dememiÅŸti ama ben ayrımsamadım o anda.Hala o gülünç
şapkaları giyiyordu,hala güler gibi yapıyordu.
Gözünü kırparak çalışma odasına götürdü beni,kilitli bir
dolabı açtı.Birkaç şey vardı içinde;küreğe benzer bir şey,
bir bahçıvan çapası,bir tüp.Hepsi de garip,
gümüşsü gri bir tozla kaplıydı.
Ay tozu!

Yüreğim deli gibi çarpmaya başladı.
Elimi uzatıp küreği yavaşça tuttum,çok hafifti,hemen
hemen ağırlıksız gibi.Üstündeki toz yüz pudrası gibiydi.
Derimin üstüne,ikinci bir deri gibi incecik bir gümüş tabakası
kaldı.Ayı kendi derimin üstünde gördüğümde neler duyduğumu
anlatmak çok güç.Zaman ve boşluk içinde yayılma duygusuydu
belki,ya da erişilemeze erişerek sonsuzluk kavramının ta kendisini
yakalamıştım.Bunları şimdi düşünüyorum,o anda hiçbir
şey düşünemedim.Adamın sabırsızlanmaya başladığını bile
fark edemezim o ara.Sonunda anladığımda küreği geri verdim.
“TeÅŸekkürler”diye mırıldandım.”Artık tozu alabilir miyim?
“Birden soÄŸuklaÅŸtı:”Ne tozu?”.”Bana söz verdiÄŸin ay tozunu…”.
“Aldınız ya”diye karşılık verdi.”Dokunmanıza izin verdim ya…
“Åžaka yapıyor sandım.Åžaka yapmadığını,küreÄŸe dokundurmakla
verdiği sözü gerçekten yerine getirdiğine inandığını anlayabilmem
için bir kaç dakika geçti,yıllardan uzun gibi görünen dakikalar.
Yoksullara bir dükkan vitrinindeki değerli taşı gösterdiklerinde
ya da katılamayacakları bir şöleni uzaktan seyrettirdiklerinde
yaptıkları bu işte.Şaşkınlığımdan,kederimden,tutmadığı
sözü bir tokat gibi suratına patlatmak,kötülüğünden dolayı ona
hiç değilse sitem etmek aklıma gelmedi.Tek düşüncem: Bu
yaptığının çok acımasızca olduğuna onu nasıl inandırabilirim?
İşte bu umutla ona yalvarmaya başladım,ayın bir parçasını
istemediğimi, yalnızca önceden söz verdiği ay tozundan bir
lokmacık istediğimi anlattım uzun uzadıya.Kendisinde ne
kadar çok vardı,dolaptaki her şey ay tozu kaplıydı, bunun bir
tutamcığını alıp bir kağıdın üstüne ya da ne bileyim benim
derim olmayan herhangi bir şeyin içine toplamama izin verse;
yıllar yılı karşıma alıp bakabilsem kendi ayıma…Öteden beri
düşlediğim bir şeydi, o da biliyordu bunu, kapris yapmadığımı
çok iyi biliyordu. Ama ben yalvarıp yakardıkça o sertleşti,
ağzını açmadan soğuk soğuk baktı durdu bana. Sonra gene hiçbir
şey demeden dolabı kilitledi ve odadan çıktı.

Olduğum yerde durakalmış avucumdaki ay tozuna bakıyordum.
İşte elimde,avucumun içindeydi ay,ama onu nereye koyacağımı,
nasıl saklayacağımı bilemiyordum.En hafif bir dokunuş yok
edecekti onu.Boş yere kafa yordum,bir çözüm aradım yitirmemek
için elimdekini.Oysa kafam bir sis bulutunun içindeydi sanki ve bu
sis bulutunun içinden bir tek cümle yinelenip duruyordu.
“Yüzümden pudrayı silmek gibi bir ÅŸey olur bu.Neyle silersem
sileyim yok olacak”.Korkunç bir iÅŸkenceydi.Gülünç bir dilenme
açılışında kalmış olan gümüşle örtülü elime son bir kez daha
baktım,boğazımda yumrulaşmış ağlama isteğini yuttum,acı
acı gülümsedim.Ay taa çok uzaklardan gelmiş,derime konmuştu
ve ben onu sıyırıp atmak üzereydim.Bir daha hiç almamacasına.
İsteseydim bile böyle avucum açık,hiçbir şeye dokunmadan
kalamazdım.Er ya da geç parmaklarım bir şeye sürünecekti ve her
şey boşlukta yok olan duman gibi uçup gidecekti.Acımasız bir
aptalın acımasız şakası yüzünden! Kızgınlıkla yumruğumu sıktım.
Yeniden açtım. Artık avucumun içinde görebildiğim tek şey kirli,
karmaşık ince ince çizgilerden örülmüş bir tür ağdı.Dolap kapısına
sildim elimi.Yapışkan bir iz bıraktı,upuzun bir göz yaşının izi gibi.

Evden ayrıldığımda ay ışığı vardı,geceyi bembeyaz aydınlatmıştı.
Dolu gözlerle bir süre baktım ona, sonra biraz ağladım.
Düşündüm ki,temiz ve ak bir şeyler var olmaya görsün,
onu hemen kirletecek birileri çıkar.
“Sana bir kerecik dokunabildim” dedim “Bu bile bana yeter..
Ama lütfen seni kirletip, sahiplenmelerine izin verme.”

Mektup

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Ara 28th, 2008

Kirli sarı duvara çivilenmiş gri asık suratlı posta kutusuna baktım,
Soğuk metal kutudan gökkuşağı fışkırıyordu sanki.
Loş bir boşluğun içinde, hem de yıllardan sonra
minik posta kutumda sarı bir zarf… Üzerinde pul.

ÖzlemiÅŸim! El yazısı görmeyi özlemiÅŸim meselâ…
Adımın, adresimin sevdiğim bir dost tarafından yazılmasını özlemişim.
Çocuk gibi sevindim. Bir süre açmaya kıyamadım zarfı, öylece bekledim.

Gözlerimi el yazısından almadım, alamadım. Seyrettim.
“s” biraz yamuktu, “b” desem sanki kelimeden ayrı gibi, bir başına.

Belli ki aceleyle yazılmıştı. Ama her harf bir dokunuştu.
Sarı zarfa dost eli değmişti, dost yüreği gezinmişti üzerinde.

İstanbul’un göğü grilere teslimken, sabah kuÅŸları taze, yeÅŸilli
yaprakların arasında kuru dal ararken, gün bulutlu,
rüzgârlı ve gitgide sessizken gelivermişti.

Apartmanın girişindeki asık suratlı gri posta kutusu
bana göz kırptı sanki. KonuÅŸtu… Duydum!

Ne zamandır hep ince uzun, dikdörtgen zarflar alıyordum. Bankalardan,
taksitli kartların ekstreleri. Bir de telefon ve elektrik faturaları.

Mektup almayalı ne çok olmuş. Ne çok özlemişim el yazısıyla
yazılmış zarfları. Her biri aynı karakterde yazılmış, puntoları bile
değişmeyen zarflar hayatımı ne zaman işgal ettiler?
Ya, el yazılı zarflar nasıl minik ve çelimsiz adımlarla uzağıma
nasıl düştüler? Ve ben buna nasıl izin verdim.

Başka zaman olsa kendime kızardım. Bu kez öyle olmadı.
Kendimi anlamaya çalıştım. Affettim. Zarfı yavaş, yavaş açtım.
Sindire, sindire. Çizgisiz kağıda yazılmış, kat yerleri
özenle ayarlanmış mektubu şaşkınlıkla okşadım.

Sadece iki satırdı mektup: “Her gün mailleÅŸmek yetmedi birden.
Ekrandan ekrana yaptığımız yazışmalar yetmedi.
Yıllar önceki gibi olsun istedim. Biliyor musun, sana mektup
gönderirken ben aslında kendimi tazeledim.”

Yüreğim pır pır etti, gülümsedim!

Sen Uzaktin

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Ara 28th, 2008

Karanlık bir odadayım. Yüreğime senin nefesini çekiyorum. Aynalar yüzüme gülüyor alaylı alaylı. Aynalarda sensizliğimi ve bakamadığım yüzünü görüyorum. Ne kadar uzaksın bana? Başımı çevirdiğimde göremiyorum gözlerini, oysa kalbimde hissediyorum kalbinin kıpırtılarını. Bir yaz yağmuruydu seni alıp götüren. Söz vermiştin oysa bir sonbahar akşamı döneceğim diye. kalbime sonbahar geldi. sen yine gelmedin.

Sığındım; biçare sensizliğime, senin yerini tutmasa bile. Yinede bir umut besliyorum ölümle yoğrulmuş ve sen gittin gideli dallarını köküne salmış ay ışığı ile beslenen yüreğimde. Artık ne güneşin doğmasına izin veriyor nede yağmurun yağmasına yüreğim. Sen gittin diye. Çocuksu duygularımla besliyorum gitmesin, terk etmesin diye beni yüreğim. Masal kahramanlarımda terk etti beni, suçlu benmişim gibi. Bembeyaz aşklarda kaldı doyasıya kullanamadığım gülümsemelerim.

Sen gittin gideli yıldızlara takılır gönlüm, inadıma resmini çizer, ölüm kokan yıldızlar; ben bayılırım. Çok uzakta bir sen görürüm hayalimde, koÅŸarım kavuÅŸmak, koklamak, sarılmak için sana; her adım uçurum olur. ölürüm. Her adım sen olur. Uyanırım; gözlerimden bir damla sen düşer, aÄŸlamaklı olurum. Gecenin karanlığı korkutur, göz yaÅŸlarım boÄŸar beni. Bulut bulut sen gelirsin “kurtuldum” derim. alır beni sensizliÄŸe atarsın. Ben aÄŸlarım. “Biraz eskitilmiÅŸte olsa senin bu sevda” gel gel de al diye çığlık atarım yıldızlar sağır olurcasına.

Sana dokunmak istediğimde uzaktaydın, uyuduğumda gecede, beklerken kayıptın. Yalan kadar doğru, gerçek kadar acı, dokunacak kadar yakın, göremediğim kadar uzaktın.

Sen uzaktın

Yilbasi

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Ara 28th, 2008

Yılbaşı ailece kutlanması gereken bir mutluluktur. Fakat öyle insanlar varki…

30 Aralık 1995 tarihinde, saat 23.30′da, Sümbül sokak -herzamanki gibi- bomboÅŸtu. Bu sokağın başında, bir sokak lambası vardır. BaÅŸlangıcı geniÅŸ olup, sonuna doÄŸru daralır. Sümbül Sokak’ta bulunan on iki evin hepsi de tek katlıdır.

Saatler on ikiye yaklaştığı halde, sokak hâlâ aydınlıktı. Bunun tek bir sebebi vardı: Kar. Akşam üstü başlayan kar, beyaz bir örtü gibi sokağı örtmüştü. Kar ve rüzgar birleşerek, Sümbül sokağın geceyarısı sessizliğini bozuyordu.

Sabah olduÄŸunda, çocukların ilk iÅŸi sokaÄŸa çıkıp, karın tadını çıkarmak oldu. Kardanadam yapmaya en elveriÅŸli yer Cemil Bey’in bahçesi olduÄŸundan, gizli olarak bahçeye giren dört çocuk kardanadam yapmaya koyuldu. Cemil Bey’in evinden saat tam sekizde çalar saatin sesinin geldiÄŸini duyan çocuklar korkuya kapıldılar. Korktukları baÅŸlarına geldi: Cemil Bey onları görmüştü. Hiç vakit kaybetmeden çil yavrusu gibi dağıldılar. Dağıldıklarını gören Cemil Bey bahçeye girdi ve kardanadamı dağıttı. Çocukların, kaçarken çıkardıkları sesten dolayı, Cemil Bey’in komÅŸusu olan Cumali de uyanmıştı. Cemil Bey’in mırıldandığını duydu:

- Kahrolası veletler.

Cumali yatağından kalkarak pencereye doÄŸru ilerledi. Perdeyi açtı ve tülün ardından, bembeyaz olan Sümbül Sokak’a baktı. Görüntü onu sevindirmiÅŸti. Bu günün yılın son günü olduÄŸunu hatırlayınca daha da sevindi. Ve hemen kahvaltısını hazırlamaya koyuldu.

***

O gün sabahtan akşama kadar, durmadan kar yağdı. Cumali, günün çoğunu evde geçirdi. Yalnızca biraz yemiş ve kola almak için dışarıya çıktı. Hava çok soğuk olduğundan, alışverişini yapıp hemen eve döndü. Dışarının soğukluğuna karşın evde gürül gürül sobanın yanması hoşuna gitmişti.

Cumali, arkadaşlarını arayarak hepsinin yılbaşını kutladı. Bütün gün evde oturup akşama kadar televizyon izledi. Arasıra da perdeyi aralayarak, dışarıda eğlenen çocukları seyretti.

AkÅŸam saat sekizden sonra dışarıdan gelen çocuk sesleri kesildi. Cumali, saat 23.00′e kadar televizyon izledi ve kuruyemiÅŸ yedi. Biraz canı sıkıldı ve uyumanın daha iyi geleceÄŸini düşünerek televizyonu kapattı. Yatağını hazırladıktan sonra yatmak üzere ışığı söndürdü. Evin içi karanlık olduÄŸu halde dışarıdan ışık geliyordu. Büyük bir ÅŸaÅŸkınlık içinde perdeyi araladı. Geceyarısı olduÄŸu halde karın ışıltısı sebebiyle dışarısı gündüz gibi aydınlıktı.

Uykusunun olmadığını farkeden Cumali, televizyonu tekrar açtı. Canı yine sıkılmaya başladı. Birden aklına bir çam ağacı bulup onu süslemek geldi. Evin, yaklaşık 300 metre ilerisinde bir kaç çam topluluğu vardı. Ayrıca, etrafı aydınlatan kar, bu yolculuğu müsait kılıyordu. Cumali paltosunu giyindi, kaşgola sarındı ve soğukkanlı bir biçimde dışarı çıktı. Uzaktan çam topluluğu görülüyordu. Hava da bayağı soğuktu. Dışarı ilk çıktığında biraz titremişti; fakat esen rüzgar ve kar ona ılık geliyordu.

Sümbül sokaktaki bütün evlerin ışıkları yanıyordu, saat 24.30 olduğu halde. Anlaşılan herkes yılbaşını kutluyordu. Cumali, Sümbül sokağın başında bulunan sokak lambasının aydınlattığı kaldırıma oturdu ve rüzgarı dinlemeye koyuldu. Rüzgarın uğultusu, kendisine bir musikiyi andırdı.

Sokak lambasının olduğu alan dört sokağa bağlıydı. Buradan sokaklara teker teker bakan Cumali bu güzelliği hafızasına kazıdı. Bir müddet sonra yolculuğuna devam etti.

Cumali, çam ağaçlarına doğru ilerledikçe ev sayısı azalmakla beraber, etraf iyice ıssızlaşıyordu. Rüzgarın uğultusu artık kulağına fısıldamıyordu. Yolu yarıladığında, uzun kavak ağaçlarının oluşturduğu bir caddeye geldi. Kavak ağaçlarının biraz arkasında ıssız bir ahşap ev vardı. Görüntüsü bile ürkütücü olan bu yere kim girebilirdi. Cumali, yolun daha fazla karlı olduğu bölümlerden geçmeyi daha çok istiyordu; çünkü karın çıkardığı ses, yolu aştıkça artan korkusunu hafifletiyordu.

Bir müddet sonra toprak yol başladı. Yolun çamurluk bölümlerini geçerken ayaklarına su sızdı.

Nihayet, evden çıkışından yarım saat sonra çam ağaçlarının olduğu yere geldi. Artık çevrede ev yoktu sadece uzaktan sadece birkaç ev seçiliyordu.

Cumali ilk olarak güzel bir çam ağacı seçti. Yolculuk sırasında kendisini yoran baltasını çıkardı ve ağacı kesti. Sonra ağacın baş kısmından, yaklaşık iki metre daha kesti. Ağacı sırtına yükledi, geri dönüş başladı.

Çamurlu yoldan geçerken iyice çamura bulandı ve artık ayakkabıları çamur haline geldi. Ayakları da çamurdan nasibini aldı.

Asfalt yola geldiğinde biraz rahatladı. Yol daha düz devam edecekti. Ayakları üşümeye başlamıştı. Bir yandan sırtındaki ağaç, diğer yandan elindeki balta onu yormuştu. Elinde eldiveni yoktu ve sardığı kaşgol rüzgarın iyice sertleşmesiyle yere düşmüştü.

Evler yoğunlaşmaya başladığında, korkusu her dakika daha da arttı. Evden çıktığı anda ılık esen rüzgar, şimdi bütün gücüyle esiyor, sanki karın daha fazla soğuması için çalışıyordu. İlerlerken yolunu aydınlatan kar, şimdi onu karanlıklara itmişti.

Kavak ağaçlarının bulunduğu caddeye gelen Cumali, öteden kendisine doğru gelen birkaç tane sokak köpeğinin sesini duydu. Havlama sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Etrafına baktı, beş dakika saklanabileceği bir yer aradı. Kavak ağaçlarının arkasında köpekler görebilirdi. O halde tek bir yer kalmıştı: Ahşap ev.

Vakit kaybetmeden ahÅŸap eve girdi. Dış kapı o kadar çürümüş ki, Cumali’nin açmak için ittiÄŸi kapı yere serilmiÅŸti. Evin içi rutubet kokuyordu. Cumali sırtındaki aÄŸacı bir köşeye koydu. Köpekler, evin önüne geldiler ve biraz durdular. Kırık camdan onları izleyen Cumali, köpeklerin iki dakika sonra oradan uzaklaÅŸtıklarını gördü. Biraz rahatlayarak evin koridoruna çıktı, çam aÄŸacı ve baltayı evde bırakarak oradan ayrıldı.

Kavak ağaçlarının bittiği noktaya kadar gelen Cumali aniden karşısındaki büyük köpeği farketti. Kendisini bayılacak gibi hissetti. Köpeğin hızla koştuğunu görünce, o da köpekten kaçmaya başladı. Bir an durdu ve yerde bir kar yükseltisi gördü. Elini attığında, yükseltinin kaya parçası olduğunu anladı. Bütün gücüyle taşı sıçramak üzere olan köpeğin başına indirdi. Köpek anında öldü.

Artık, gece tam bir kâbusa dönüşmüştü. Bununla beraber yol da azalıyordu. Darca bir sokak olan Hasret Sokağı geçtikten sonra; Sümbül sokağın başındaki meydana çıkılıyordu. Bunun bilincinde olan Cumali, adımlarına biraz daha hareket kazandırdı. Hasret Sokakta bulunan evlerin bir kısmından hiç ışık gelmiyor, bir kısmı ise hâlâ yılbaşı eğlencelerini izlemeye devam ediyordu.

Saat 1.30′a geliyordu. Hasret sokaktan geçen Cumali, sokağın tam ortasında birden irkildi. Arkasında birisinin olduÄŸunu düşündü. Adımlarını biraz daha hızlandırdı. Soluk alışları hızlanmıştı. Aniden koÅŸmaya baÅŸladı. Hasret sokağı süratle geride bıraktıktan sonra, sokak lambasının bulunduÄŸu alanda durmak istedi. Fakat durmak istediÄŸi yer buzul olduÄŸundan ayağı kaydı ve süratle yere düştü. Bir sarhoÅŸ gibi temkinli olarak doÄŸrulmaya uÄŸraÅŸtı. DoÄŸrulunca, cesaretini topladı ve Hasret sokağına bir göz attı; fakat birÅŸey göremedi. Sümbül sokak karanlığa bürünmüştü. Kendi evinin sokak lambasından baÅŸka, hiçkimsenin ışığı yanmıyordu.

Cebinden anahtarı çıkarırken yerdeki kırmızılılık gözüne iliÅŸti. Elini başına götürdü. Başı yarılmıştı. Başının, düştüğü sırada yarıldığını anladı. O zaman, o kadar korkmuÅŸtu ki başının acısını hissetmedi bile. İçeri girdiÄŸinde sıcaklık içine iÅŸledi. Hemen paltosunu çıkardı ve sobanın yanına geçti. Başının hâlâ kanadığını, çıkan kanın sızlamasından anlıyordu. Saatler 2.00′ye gelirken Cumali banyoya, duÅŸ almak için girdi.

***

Geceyarısını çoktan geçen saatler, sabahı vurmak için acele ediyorlardı. Hasret sokağından müthiÅŸ bir rüzgar esti ve Sümbül sokağın sonuna deÄŸin etkisini gösterdi. Bu ÅŸiddetli rüzgarın etkisine dayanamayan Cumali’nin evinin sokak lambası patladı. Bununla birlikte Cumali’nin Hasret sokağında bulunan, derin karların sayesinde epey direnen ayak izleri de silindi. Tabi, bu ayak izlerini izleyen ve Sümbül sokağın başındaki meydanda aniden yokolan ayak izleri de. Bu ayak izlerinin sahibini Cumali sezmiÅŸti; fakat arkasına baktığı an geride hiçbirÅŸey göremeyince bunun kendisinin abarttığı boÅŸ korku olduÄŸunu zannetti. Bu izlerin bir özelliÄŸi vardı ki; Cumali’nin ayak izlerinin tam tersi ÅŸeklindeydi. Geri geri gelen bir insanın ayak izleri gibi. Fakat bu izleri yapanın geri geri gelmediÄŸini de söyleyebilirim.

Günün aydınlanmasına yaklaşık dört saat vardı. DuÅŸtan yeni çıkan Cumali, üstünü başını kuruladı. Başı artık kanamıyordu. Fazla beklemeden hemen yattı. Fakat bir türlü uyuyamadı. Gecenin 3.30′unda dışarıdan sesler gelmeye baÅŸladı. Sesler Cemil Bey’in bahçesinden geliyordu. Işığı yakmaya cesaret edemedi. YavaÅŸ yavaÅŸ pencerenin yanına yaklaÅŸtı. Perdeyi çok az araladı ve dışarıda çocukların kardanadam yaptıklarını gördü. Cumali ÅŸaşırdı. Ayrıca içine bir sıkıntı düştü. Birden Cemil Bey’in çalar saati çalmaya baÅŸladı. Çocuklar, kulakları çınlatan bu sesi duyunca çil yavrusu gibi dağıldılar. Cemil Bey bahçeye geldi ve homurdanmaya baÅŸladı.

- Kahrolası veletler.

Cumali, perdesinin arkasından izlediklerine bir türlü anlam veremiyordu. Sabah gördüğü olayların aynısı tekrar ediyordu. Fakat dikkatini çeken iki ayrıntı vardı. Birincisi, olaylar bu defa gece yaÅŸanıyordu ve Cemil Bey’in çalar saati 3.35′te çalmıştı. İkincisi ise, Cemil Bey’in aÄŸzından çıkan “Kahrolası veletler” lafının, sabahın aksine çok boÄŸuk olarak, bozuk bir plak gibi çıkmasıydı.

Olayları titreyerek izleyen Cumali, kardan adamı dağıtan Cemil Bey’in birden kendisine baktığını gördü. Göz göze gelmiÅŸlerdi. Cumali’nin kalbi çatlarcasına atıyordu. Perdeyi kapattı ve yatağına giderek hemen yorganı üzerine çekti.

***

Gün, yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı. Bulutlar, batıya doğru kayarken, yerlerini, doğudan doğmaya başlayan güne bırakıyordu.

Sabah 10.15 civarında, Cumali, kapının vurulmasıyla aniden yataktan fırladı. Üstü sırıl sıklam olmuÅŸtu. Gündüz olduÄŸundan, korkmasına gerek yoktu. SoÄŸukkanlılıkla kapıyı açınca karşısında Cemil Bey’i gördü. Onu süzmeye baÅŸladı. En çok da gözlerini süzmüştü. Cemil Bey biraz ÅŸaÅŸkınlıkla:

- Neyin var senin. Sanki hayalet görmüş gibisin.

- Hiç birşey canım.

Biraz düşünen Cumali:

- Bugün ayın kaçı, dedi sabırsızlıkla,

- Yılın son günü.

- Hay Allah. Demek ki hepsi rüya imiş.

- Ne rüyası, dedi Cemil bey, cevap almak istemeyen bir tavır takınarak.

- Önemli değil.

- Fazla şekerin var mı Cumali. Bakkal bugün açmamış. Benim de misafirlerim var.

Cumali gözlerini ovuÅŸtura ovuÅŸtura mutfaÄŸa gitti. 1 kg ÅŸekerinin olduÄŸunu gördü. Hepsini alıp Cemil Bey’e verdi. Cemil Bey de teÅŸekkür edip gitti.

Dışarıda kar yağmaya devam ediyordu. Cumali, üstünü giyindi, dışarıya çıktı. Vücudunu büyük bir soğuk hava sarmıştı. Cumali, çocukların birbirine kartopu atarak, eylendiklerini gördü. Bunun üzerine:

- Hey çocuklar. Bugün Yılbaşı. Sakın Cemil Bey’in bahçesine girmeye kalkmayın.

Çocukların içinden Küçük Ahmet soluk soluğa gelerek:

- Neden Cumali Abi.

- “Kim bilir. Belki de bahçesinde -bugün için- gizemli bir ÅŸeyler vardır.” diyerek alana doÄŸru yürümeye baÅŸladı. Gözleri evin dış lambasına takıldı. Lambanın kırılmış olduÄŸunu görünce çocukların yaptığını zannetti. Yılbaşı olduÄŸu için çocuklara kızmak aklından bile geçmedi.

Bugüne hazırlık yapmak amacıyla kuruyemişçiye uğradı. O gün hiç üzerinden gitmeyecek olan şaşkınlığının tesiriyle kuruyemişçiden, yemiş ve kolanın dışında 1 kilo da şeker istedi. Kuruyemişçiden çıkarken yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Onun yüzüne bakan, bugünün güzel geçeceği duygusuna kapılabilirdi.

Tâ ki gece 24.00′e kadar.

Dolunay Sevginin ayisigi

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Ara 28th, 2008

Çoook çok eskiden, yeşil bir vadinin içinde
bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış,
taa dünyanın öbür ucunda.
Çok eski dedik ya,
o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş,
yağmur yağmadıkça.
Geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça.
Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış,
hayvanlar avlarlarmış, uçsuz bucaksız arazilerinden.
Sularını, kaynağı çok uzakta olan köylerinin içinden geçen,
ırmaktan alırlarmış.
Köyde herkes birbirini sever, sayarmış.
Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi
varmış ki, bütün köyünküne bedelmiş.
Dolun’un İntera’ya olan aÅŸkıymış bu.
Kız, Dolun’u bilirmiÅŸ de tanımazmış yakından.
Dolun dayanamamış, bir gün gitmiş kızın yanına,
sormuÅŸ İntera’ya onunla evlenip evlenmeyeceÄŸini.
İntera demiÅŸ ki Dolun’a: “Evlenirim evlenmeye ama
benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden
aynı şeyi ister benim babam. Ancak babamın
bu isteÄŸini yerine getiren benimle evlenir.”
Dolun ÅŸaşırmış. “Sensin benim kalbimin sahibi.”
diyerek baÅŸlamış sözüne “Senin dileÄŸin benim için bir
emirdir, söyle isteÄŸini hemen yapayım.” demiÅŸ aÅŸkına.
İntera demiÅŸ ki; “Bir çiçek vardır;
yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan,
onu ister babam, benle evlenmek isteyenden”.
Dolun, “Bekle beni” demiÅŸ İntera’ya,”Hemen
gidip getireyim o çiçeÄŸi ama nerededir yeri?”
İntera parmağıyla göstermiş akan ırmağı;
“iÅŸte bu ırmağın kaynağındadır der babam,
kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için
ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek çünkü
oralar büyülüymüş derler, giden geri gelmezmiş
çünkü, buralardan çok daha güzelmiÅŸ oralar.”
Dolun; “Senden daha güzel ne olabilir ki,
bu dünyada?” demiÅŸ İntera’ya “DöneceÄŸim o çiçekle,
döneceğim çünkü; seviyorum seni çünkü; sensiz
anlamı olmaz benim için o güzelliÄŸin.”
Dolun çıkmış yola sonra.
Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep
ne kadar sevdiÄŸini düşünmüş İntera’yı yol boyunca.
Aklındaki İntera’ymış, tek amacı ise; o çiçek.
Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden,
yüzünü yıkamış ırmaktan,
anlamış çok yaklaştığını kaynağına
ırmağın suyunun serinliğinden.
Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış
kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış
kaynakta, gölün ortasında bir adacık,
adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş.
Anlamış İntera’nın anlattığı çiçek olduÄŸunu, güzelliÄŸinden.
Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen.
Adaya çıkınca karşısında bir adam belirmiÅŸ Dolun’un.
Adam Dolun’a; “Her gülün bir dikeni, koruyucusu
olduğu gibi, bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer
almaya geldiysen; ben Salut, izin vermem buna” demiÅŸ.
Dolun şaşkın ve de kararlı bir tonla
“Ben o çiçeÄŸi alacağım sonra aÅŸkıma kavuÅŸacağım.”
demiÅŸ. “Hiç bir ÅŸey beni kararımdan çeviremez.”
“O zaman beni biraz dinleyeceksin” demiÅŸ Salut…
“Sana neden koparmaman gerektiÄŸini anlatacağım
eğer, hâlâ ikna olmazsan o zaman izin veririm
almana.” Dolun ikna olmuÅŸ ve çökmüş
yoncaların üstüne, baÅŸlamış dinlemeye…
“EÄŸer, bir ÅŸeyi çok fazla istersen
ve engelin yoksa önünde onu alırsın.
Hayat da böyledir, insan engelleri aşarsa
yaşamına devam edebilir. Bu çiçek de
sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan
engelleri kaldırır önünden çünkü; onun da bir görevi
var. Bu çiçek, sadece 28 gecede bir açar
yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle,
bu sayede buradaki sular yükselir ve
ırmaktan taşar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde
yaÅŸar bu doÄŸadaki yeÅŸillikler, insanlar, hayvanlar.”
demiş Salut. Dolun başlamış düşünmeye
eğer, çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine
ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında.
Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun.
Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun, çiçeğin.
Yanında İntera vardır ama niye mutsuzdur ikisi de.
Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun.
Zaman geçtikçe Dolun’un düşünceleri
yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür,
çiçeksiz, İntera’sız bir yaÅŸam düşünür.
Koparamaz çiçeği günlerce Dolun,
artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece
aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları.
Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle
bir tomurcuk da Dolun’un
sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş,
aniden Dolun kalbindeki aşkının
büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönmüş,
taş o kadar büyükmüş ki, dünyaya sığmamış,
gökyüzüne yükselmiş ve Dünya ile dönmeye başlamış.
Böylece Ay olmuÅŸ Dolun’un kalbi Dünya’ya.
O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş
Dolun kalbinin tüm yüzünü,
aşkının bütün parıltısını diğerlerine.
Sadece o gecelerde aydınlatmış Dünya’yı
aynı çiçek gibi…

Sonraki »

Hikaye Sohbet


Son Yorumlar

Hikayelerden Rastgele

Senden nefret ediyorum, beni ve benimle ilgili hersiyi gecmisi anilari bir kalemde silebilirsin. Uzak dur benden

Hikayelerden Reklam


Nicknizi Yazip:

mirc mircturkce turkcemirc mircsite mircarama indirmirc chatmirc mirchat

hikayeler Hikaye hikaye hikayelerden Google Sitemap
site ekle