Son Durakta inenler

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Haz 5th, 2009

Caminin avlusu hınca hınç doluydu. Belli ki cenazenin yakınları onu son yolculuğuna uğurlamak, dostları da son görevlerini ifa etmek için oradaydılar.Sahte gözyaşı dökenler,kara gözlüklerin ardında cenazeye gelenleri inceleyenler,ağlamamasını kara gözlüklerle örtmeye çalışanlar,bedenen orada ama ruhen çok uzaktaki olanlar,”Yahu tam da ölecek zamanı buldu.Bugün de çok önemli işlerim vardı.Çabuk bitse de gitsem” diyenler… Kimler yoktu ki… Bazıları gruplaşmış vaziyette olayı değerlendiriyordu. Sessiz ama derin-den..Her köşeden ayrı bir fısıltı duyuluyordu.Kimi hayattayken bir kaşık suda boğmak istediği bu mevtanın ardından: “Çok iyi bir adamdı çook.”diyerek onun ne kadar iyi birisi olduğunu inandırmaya çalışıyor,kimi borç para vermediği için ağzına geleni söylediği ve şu an yerde masum bir şekilde yatan zata bakarak: “Çok cömertti,kimin ihtiyacı olsa hemen koşardı.”diyerek onun el açıklılığından dem vuruyor,kimi kapısını bile bilmediği bu adam için: - Beni çok severdi, sürekli ziyaretime gelirdi, çok yazık oldu.”diyerek onun insanları ziyaret eden biri olduğunu dile getiriyordu. Tekerlekli iskemleyle getirilen yaşlı kadın da: - Oğlum her bayram olmasa bile işinden fırsat bulduğunda beni ziyarete gelirdi. Üstelik huzurevinin bütün masraflarını o karşılıyordu.” Diyerek onun kendisini ne kadar çok sevdiğini, ne kadar önem ve değer verdiğini anlatmaya çalışıyordu etrafındakilere… Katılımcılara bakıldığında zengin bir kesim olduğunu kestirmek hiçte zor değildi.Üstelik caminin dışında cadde boyu dizilen son model lüks arabalar ölen kişi hakkında gerçek bilgiyi veriyordu ‘ya çok zengin ve hatırı sayılır bir iş adamı veya siyaset çi’ diye düşündürüyordu insanı.Alalade sade bir vatandaş olmadığı gelen çelenklerden de belliydi zaten.Holdingler,bakanlar,milletvekilleri,ünlü iş adamları ve ünlü sanatçılardan gelmişti bu çelenkler.Büyük bir iştirakle kılınan cenaze namazının ardından yapılan dualar ve imamın; - Mevtayı nasıl bilirdiniz? Sorusuna hiç düşünmeden; - İyi bilirdiiik! Diye verilen yanıtlar ve omuzlara alınan cenazeyi yine aynı duygularla mezarlığa götürüldü. Gruplaşmalar burada da devam etti. Herkes ölen kişiyle ilgili anıları abartarak anlatıyordu. Bire on katarak adamı neredeyse melek gibi günahsız yapmışlardı. Hani meşhur bir söz vardır ya “kör ölünce badem gözlü olur” diye. Tıpkı onun gibi adamın badem gözlü olduğuna inandırmak için yarış yapıyorlardı birbirleriyle. Saçları örgülü üstü başı perişan bir şekilde, kara gözleriyle çevreyi izleyen ufak bir kız çocuğu hayretle bakıyordu etrafındaki bu sahte insanların sahte gözyaşlarına. Bu arada cenazenin gömülme işlemleri bitmiş, dualar edilmiş, insanlar son görevlerini yerine getirmenin rahatlığıyla evlerine gitmek için ayrılıyorlardı.Yarım saat sonra kimse kalmadı mezarlıkta. Sadece o kara gözlü ufak kız vardı. Usulca yanaştı mezara. Belli ki aklından çok şey geçiyordu ufak kızın. Bu ilk karşılaşmaları değildi ufak kızla iş adamının. Daha birkaç ay öncü onu fabrikasında çalışan babasını gerekçesiz çıkarmıştı.Parasını bile vermeden hem de. Para istemeye beraber gitmişti babasıyla. Adam onları saatlerce kapıda bekletmişti. Canı sıkılınca kapıdan içeri bakmıştı küçük kız. Adam mağrur ve neşeli bir şekilde bir anahtarı uzatıyordu kadına: - “Bu jipi sana aldım canım. Ama dikkatli kullan hee..! derken kapıda ufak kızı fark edip içeri çağırdı onları. Mali durumunun kötü olduğunu, işlerin durgun olmasından dolayı çıkartıldığını, işler açıldığı zaman tekrar çağırılacağını anlatıp göndermişti onları.Fakat aylar geçmesine rağmen ne işe almıştı ne de çıkışını vermişti babasının. Başka işte bulamamıştı babası. Eli mahkum, bekliyordu patronunun tekrar işe çağırmasını.Ama eski işçilerin tümünü çıkarıp, daha ucuz çalışacak yeni elemanlar aldığını duyduklarında çok üzülmüşlerdi.Üç kardeşi, hasta annesi ve babası çaresizdi. Son bir kez daha gittiler fabrikaya; ama içeriye alınmadılar bile.Dışarıda beklerken yanlarından hızla geçen Mercedes’in içinde mağrur ve başı dik oturuyordu adam.Bir ara küçük kızla göz göze geldiler. Adam hızla kaçırdı gözlerini kara gözlerden. Küçük kız hızla giden araba ile birlikte hayallerinin, umutlarının ve geleceğinin arabanın tozuna karışıp gittiğinin farkındaydı. Gözleri buğulandı. Dudağı büküldü. Hafifçe bir şeyler mırıldandı sadece. Bu onu son görüşleri oldu zaten. Ogün trafik kazası geçirmiş ve hayatını kaybetmişti. Tüm bunlar film şeridi gibi geçti küçük kızın kara gözlerinden.Yeni örtülen ve henüz ıslak olan topraktan bir avuç aldı.Avucunda iyice sıktıktan sonra tekrar mezara doğru fırlattı hışımla.Yine hafifçe mırıldandı. “Topraktan geldin ve yine toprağa gittin. Hiçbir şey seni kurtaramadı değil mi? Mağrur adam. Çok güvendiğin malın, mevkiin, hatırı sayılır dostların, hiç biri seni kurtarmaya yetmedi değil mi? Yazık, çok yazık, keşke ölmeden bunları anlayabilseydin….

Yildiz Bocegi

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Haz 5th, 2009

sonra yansıyor aydınlığı gözyaşlarına. sonra yıldız oluyor siyah noktalar beyaz cücelerde. birden ışık oluyor etrafı. ama yıldız yok. cok zaman oldu gideli. böcekler ise yorgun, ve uykulu gözleri. bugünü mü yarınımı, yoksa kaybettiği çocukluğunu mu arasın. sular alıp götürüyor renkleri, kırmızı, yeşil ve sarı. buluşuyor dalgaların haşmetiyle suların yumuşaklığı. sonra yeniden diriliyor yıldız böceği. işık kalpten geliyor. ama gözyaşlarıyla …………… bir varmış bir yokmuş. uzaklarda anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez dağlarında yaşayan bir yıldız böceği varmış. bu böcek buralara nereden, nasıl geldiğini pek bilmezmiş, ama kendisini bildi bileli bu dağlarda yaşar, ilk baharlarda küçük derenin uzaklardan getirdiği kar sularından serin serin içer, son baharlarda kurumuş otların dalların birinden diğerine zıplar, şarkılar söyler koşup oynarmış. gündüzleri biraz uyuduktan sonra, dağlarda hafif hafif esen rüzgarı içine çeker, dağlarda da yetişen çiçeklerin, otların kokusunu duyarmış akciğerlerinde. kurumuş nanelerin kokusunu getirirmiş rüzgarlar bazen. aslında mutluymuş buralarda. gündüzleri güneşin sıcaklığı, kısa yaz geceleri hâla sıcaklığını muhafaza eden büyük kayaların şefkatini, sıcaklığını hissetmek ona büyük bir zevk verirmiş. ama bu yıldız böceğinin bir derdi varmış. kuşlara, kurbağalara, kayalara, çiçeklere anlatamadığı, onların anlayamayacağını düşündüğü bir derdi. Çiçeklerin arkadaşları varmış. kayaların arkadaşları ve otların arkadaşları. papatyalar aslında bu yıldız böceğine iyi davranırmış ama, ne zaman onların yanına gitse, papatyaların birbirlerine ne kadar benzediğini görür, kendisinin ise farklı olduğunu düşünerek hiçbir şey söylemeden yanlarından uzaklaşıp gidermiş. sonra taşların yanına gelir bir müddet gülüp sohbet ettikten sonra, gene aynı sebeplerden dolayı sessizce oradan da uzaklaşır, çekip gidermiş. yıldız böceğinin derdi yalnızlıkmış. kimsesizlik ve sevgisizlikmiş. keşke benimde bir arkadaşım olsa hep birlikte oynasak, hiç yanımdan ayrılmasa diye düşürmüş hep. bir gün dağlarda dolaşırken bir ağlama sesi duymuş. koşmuş aramış ve ağlama sesinin geldiği yerde hıçkırıklar içinde ağlayan siyah bir taş parçası görmüş. bir müddet öylece uzaktan izlemiş. sonra gelmiş yanına selam vermiş, oturmuş. niye ağladığını sormuş. taş ise kendisini siyah olduğu için, hiç kimsenin onu arasına kabül etmediğini, hep dışlandığını ve dostunun olmadığı anlatmış ağlayarak. böcek onun göz yaşlarını silmiş onu teselli etmeye çalışmış. böcekte yalnızmış nede olsa. böcek hiç düşünmeden siyah taşa isterse kendisi ile arkadaş olabileceğini söylemiş. siyah taşta sevinçle kabul etmiş bu arkadaşlığı. böcek sevmiş bu taşı. sevgi ile aydınlanmış her gecenin karanlıkları. sevgi ile ışık yansımış böceğin kalbinden siyah taşın kalbine. taş parçasının kalbinden sevgi yansımış dudaklarına. dudaklardan çıkan kelimelerdeki ses tonunda belirmiş sonra sevgi. taşta sevmiş böceği. ne kadar iyi böcek diye düşünmüş taş. ne kadar iyi bir taş diye düşünmüş böcek. sevmişler birbirlerini o anda. böcek bütün hayatını, sevgisini, bütün kalbini adamış bu siyah taşa. birbirlerinden ayrılamaz olmuşlar, her an birbirlerini düşünür olmuşlar. böceğin kalbi o kadar büyükmüş ki, o kadar sıcakmış ki. sıcaklığı ile kuşatmış siyah taş parçasını. böceğin o kocaman aşkı ile büyümeye başlamış siyah taş parçası. taşta sevmiş böceği aslında. sevgi bir ilaç, bir tılsım olmuş sonra. aşk ile yıldıza dönüşmüş sonra o taş siyah taş parçası. böceğin o kocaman aşkı, o kocaman kalbi o siyah taş parçasını yıldıza dönüştürmüş birden. sonra göklere çıkmak istemiş taş parçası. sonra uçsuz bucaksız göklerde yeşil bir yıldız olmak, göklerin prensesi olmak, uçsuz bucaksız göklerde kuşlar misali süzülmek istemiş. hem göklere çıkarsa rahatlıkla böceği yine görecekmiş. hem göklere çıkarsa dünyayı gökten izleyecek, izlediklerini sonra böceğe anlatacak. böcekte daha mutlu olacakmış. bir son bahar akşamı, bir temmuz akşamı, öpüşmüş ayrılmışlar. ve yükselmiş sevgi ile büyüyen siyah taş parçası. ve göklere çıkmış sevgi ile büyüyen yıldız. sonra gökte kendisine göz kırpan yeşil yıldızı görmüş böcek. birlikte konuşmuşlar bir süre. ne kadar, narin ne kadar güzel bir yıldız diye düşünmüş. yemyeşil gözleri varmış yıldızın. kalbinde ki fırtınaları, sızlamaları yeniden hissetmiş. yıldızın gözlerinden bir ateş kopmuş, kalbine düşmüş böceğin. dayanamamış ve bu ateşin sersemliği ile uykuya dalmış. rüyasında da yıldızı görmüş yine böcek. birlikte uçsuz tepelerin birinden, diğerine koşmuşlar. birlikte şarkılar söylemişler. sabah olmuş uyanmış böcek. siyah taşın güzelleşmesinden, gökleri aydınlatan bir yıldız olmasından kendisinin de mutlu olduğunu hissetmiş. artık yerdeki taş parçasına aşık bir böcek yerine, göklerde yaşayan orman yeşili yıldızın yeşil gözlerine vurulan bir yıldız böceği varmış. İçi içine sığmıyormuş böceğin. sabırsızlıkla akşamları beklemeye başlamış sonra. uzun bitmeyen saatler geçmiş sonunda ve akşam kavuşturmuş böceği yıldızına. akşam yine sohbet etmeye başlamışlar. yıldız yaşadığı yerlerden, gördüğü ülkelerden bahsedermiş hep. yıldız konuştukça , böcek onu hayran hayran izler, kalbindeki mutluluk ve sevinç ona şimdiye kadar hiç tatmadığı güzellikleri yaşatırmış. ne kadar sıcak, ne kadar tatlı bir ses tonu. ne kadar güzel bir sima ve ne kadar güzel bir yıldız bu. benden uzak olsa bile kalbime aşkın sızılarını hissettirecek, neredeyse kalbimi parçalayacak kadar yakın. sevgi ve aşk kavramın kendisine yaşatan yıldız. böcek aşkının gitgide daha da çok büyüdüğünü, artık yıldızından başka bir şey düşünemediğini, yıldızından başka bir şey görmediğini düşünmüş. ama sevinmiş yinede. kalbindeki sızı sanki yıldızın bir parçasıymış, sanki bu sızı yıldızın kalbinde hapsettiği saçlarının teliymiş. ve bu sızı, bu aşk taşları yıldız yapan şeymiş. aradan günler, haftalar aylar geçmiş sonra. artık nedense yıldız kendisiyle eskisi gibi konuşmaz olmaya başlamış. konuşuyormuş ama eskisi kadar sevgi dolu değilmiş. konuşuyormuş ama eskisi kadar samimi değilmiş. ama böceğin sevgisi artık doruk noktasına ulaşmış, böceğe acı veriyormuş. hem de dayanılması zor bir acı. yıldızı düşündükçe kalbinde ki yangının daha da büyüdüğünü, alevlerin vücudunun her bir hücresini sardığını görmüş. aradan günler, haftalar aylar geçmiş sonra. yıldızı görmeyeli haftalar olmuş. böcek günlerce gözünü ayırmadan izlemiş gökyüzünü. bir dakika uyumamış, başını yere eğmemiş. ama yokmuş yıldızı. sonra hatırlamış yıldızın bahsettiği yeni arkadaşını. belki de o yeni tanıştığı yıldızla başka bir galaksiyle gitmişlerdir diye düşünmüş. sonra hatırlamış göklerde milyonlarca yıldız olduğunu. sonra hatırlamış kendisinin sadece bir böcek olduğunu. aradan günler, haftalar aylar geçmiş sonra. bir kart düşmüş göklerden. yıldızın evleneceğini okumuş sonra. düğünleri gökte olacakmış. böcek yıkılmış olduğu yerde. dayanamamış düşmüş yere ansızın. böcekte yıldız olmak istemiş sonra. ama dayanamamış, dizleri tutmamış, kanatları uçmamış. böcek çıkamamış göklere. Çıkmak istememiş nedense. sonra saniyeler kopmuş tek tek geceden. gecenin parıldayan yıldızların bir demet ışığı daha okşamış yıldız böceğinin saçlarını. ama yokmuş kendi yıldızı nedense. böcek bakamaz olmuş göklere. bakarsa yıldızını göreceğinden korkmuşta bakamamış. yıldızın sevgisi sığmamış kalbine, böceğin kalbinde saklamayacak kadar büyük yıldızın aşkı, yıldızın aydınlığı yansımış böceğin vücudunun her zerresinden. yıldızı unutamayacağı için ölmek istemiş böcek. Ölümlerin en acısını istemiş. ateşe koşan kelebeklerin peşine takılmış ölüm yanardağına girmiş. gözünü kırpmadan atmış kendini bir ateşe. Ölürken bir ışık çıkmış vücudundan. dağlar taşlar, denizler, ormanlar aydınlanmış biran. sonra bir duman yükselmiş göklere. ama kimse duymamış, bilmemiş bir böceğin öldüğünü…..

Gecede Yatmaz Gunduzde

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Haz 5th, 2009

Çocuklara on iki yaşından önce saat, ortaokula başlamadan takım elbise alınmadığı yıllardı. büyüklerin de ulaşamayacağı şeyler vardı elbette. gerçi, sınırlı tüketim maddeleri; yol yok otomobil düşünsünler, elektrik yok beyaz eşya taksiti ödesinler. günün koşullarına göre yinede önemli yasaklar var. Örneğin damatlıktan başka takım elbise, her yanı yama olmadan yeni iskarpin alamaz, lokantada yemek yiyemezler. yalnız düğünlerde giymek zorunda olduğun bir takım elbise ve tümüyle giyilemez duruma gelince yenileyebileceğin iskarpin hakkın vardır. bir ömür nasıl başlar ve nasıl biter harfiyen bilirsin. fazlasını da isteyemez ve düşünemezsin çünkü; ayıptır, israftır. bütün bunlara karşın yine de yoksulluk diz boyudur. senede bir kez ürün veren toprak, aile bütçelerinde günün gereksinmelerini karşılayacak ekonomiyi yaratamaz. babaların ve çocukların en büyük düşlerinden en önemlisi de evlerine transistorlu bir radyo alıp, anteni çatıya asmak ve başında toplanıp “acensleri” ve birbirinden içli şarkıları, türküleri dinlemektir. dedelerden, ninelerden izin almadan kuruş harcamaksa olası değildir. asıverirler doran bacadan adamı; hem de ters çevirip bacağından, baş aşağı… karşı köyde bir evde vardı radyo. köyler bir tepenin iki yamacına kurulmuşlardır.. doğu yamaçta evler, tepeyi aşıp batı yamaca geçince tarlalar ve bahçeler. karşı köyde de aynen doğu yamaca evler, batı yamaca tarlalar. radyolu ev ile mustafa amcanın tarlası kuş uçuşu altı, bilemedin yedi yüz metre. elbette vadiyi inip çıkarsan kilometreyi aşar yol. radyo sahibi de sonuna kadar açardı sesi ve her iki köye birden dinletirdi. nezahat bayram, muzaffer akgün en sevilenlerdi. köylülerin yaşlısı, genci her ikisine de vurgundular. radyo o denli belirleyici ki, batı yakasının imeceleri dolup taşarken doğu yakasının işleri hep geri kalıyordu. İnek otlatmaya da illaki o yakaya gitmek istiyorduk. bu seçim aile bile kavga, küskünlük ve çekişme yaratabiliyordu. İlçede de her kahvede yoktu radyo. Öğlen haberleri, İhtilaller, dünya kupası maçları olduğunda radyolu kahve önleri miting alanına dönüyordu. o yıl fındık mı bol oldu, radyo mu çok geldi mağazalara bilemiyorum? ama mustafa amca bir salı akşamı elinde radyo ile döndü eve. Çatıya çıkıldı anten asıldı, radyonun kulağı büküldü ve lambası yandı. Çatur çutur sesleri ile ibre aranmaya başladı. kızılca kıyamet koptu evde. haberi alan mahalleli, mustafa amcanın eşiği önünde toplanıp ol anı beklemeye koyuldular; radyo sesini duyunca içeri doluştular. evin içi doldu tıkış, radyoyu görebilenlerde ayrı bir keyif, sanki göz gözeler. hepsi birden kulak kesilmişler, nezahat bayram’ı , muzaffer akgün’ü bekliyorlardı ama nafile. o zamanlar radyo yayınları belirli saatlerde yapılıyor, devletin olanakları da yurttaşından çok değil yani. zenginler de henüz semirmemiş. oradan buradan tırtıklama aşamasındalar, zar zor geçiniyorlar; çok kazanmanın yolunu, yöntemini öğrenmemişler henüz. derken bir türkü yakalıyorlar. İbre bir iki sağa sola gidip geldikten ve ses netleştikten sonra sabitlenir. sabırsız, sessiz sedasız, derin bir huşu içine girerler. kehanette belirtildiği üzere, demir dil verip söylemeye başlar.. türkü biter ve bir ses “mustafa geceyatmaz’dan türküler dinlediniz” der. bu ses, içi cayır cayır yanan gülüşan ninenin tepesine kaynar sular boşaltır. “oğlan, bu yılki fındığın parasını gitmiş külek kadar andıra yatırmış” diye söylenip durmaktadır zaten. bu kez dışa vurur biçareleğini, sessizliğin içine doğru fısıldar yorgun, yoksul sesiyle; “mustafa, aldı bizim delinin yedi yüz lirasını, gece de yatmaz, gündüz de” der.

Hikaye Sohbet


Son Yorumlar

Hikayelerden Rastgele

Allah sana öyle bir ceza versinki benim seni sevdigim gibi sende bir baskasini sev ve o bir baskasi seni sevdigim kadar nefret etsin..

Hikayelerden Reklam


Nicknizi Yazip:

mirc mircturkce turkcemirc mircsite mircarama indirmirc chatmirc mirchat

hikayeler Hikaye hikaye hikayelerden Google Sitemap
site ekle