Yakamoz Yanigi

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Kas 7th, 2008

Bir istasyon kahvesinde rastlamıştım ona.Nedenini bilmediğim
ama pek çok defa kendime sorduğum tanıdık bir yanı vardı. Öylesine
oturuyordu önündeki bir bardak çayıyla. Tıpkı benim gibi yolcusuzdu. Ne bir
valizi,nede bileti vardı. Yağmurlu bir akşamdı. Sigara dumanı,insan
nefesi ve çaydanlıklardan çıkan buharla buğulanmıştı istasyon kahvesinin
camları. Gelirken bu buğunun yoğunluğu söylemişti kalabalık olduğunu
kahvenin. İçeriye ilk girdiğimde üzerime çevrilen bakışlar ,kendimi
sahneye ilk kez çıkan acemi bir şarkıcı gibi hissetmeme sebep olmuştu. Bir
tek masa yoktu yalnızlıktan bana kucak açan. Bunca kalabalıkta bir tek o
bakmamıştı bana ,orada değildi sanki. Bedenini yanına almadan bir
vagona atlayıp gitmiş gibi,soluk alışı bile belli olmaksızın oturuyordu.
Sessizce ve biraz çekinerek yaklaşıp yanına; “lütfen”der gibi bir ses
tonuyla sormuştum “oturabilir miyim?” .Yıllar süren derin bir uykudan
uyandırılmış gibi irkilerek , kaldırdı dalgın bakışlarını masadan.
Gözlerimin öylesine içine baktı ki, bir an sanki görünmez oldum da arkamdaki
birine bakıyor sandım. Cevabını duyamamaktan korkup kendimi çabucak
toparlamıştım.”Buyurun ” dedi çok uzaklardan kopup gelen bir sesle.
Sesindeki uzaklık ruhunun orada olmayışından kaynaklanıyordu sanırım. Usulca
yerleşip bir sandalyeye;”Bakar mısınız” diye seslendim ,koşuşturmaktan
yanakları kıp kırmızı kesilmiş çaycı çocuğa.”Bir çay lütfen,pardon!sizde
içer miydiniz?”diye sordum. Masayı paylaşmamıza karşılık bir şeyler
borçluymuşum gibi. Bu kez kalkmadı bakışları. Duymadı mı acaba diye
düşünecekken tam; kesik bir el hareketi ve belli belirsiz bir baş hareketiyle
istemediğini belirtti. Sonra sıkıca kavrayıp bir yudumluk çay kalan
bardağını,fon dip ediverdi ve düş molası yüzünden soğuduğu malum olan
çayını bitirdi.

İstasyon kahvesi insanlarının doğallığıyla sıcacık sarardı
beni her gidişimde. Bir kitap alır ,ince belli bardaklarda gelen
çayların arkadaşlığında bir köşeye çekilir rahat, rahat okurdum. Bazen kaçamak
bakışlarla insanları izler ,hikayelerini okumaya çalışırdım;
yüzlerinden,giysilerinden,tavırlarından,…Birde kedisi vardı bu avuç içi kadar
yerin. Sobanın başından ancak açlığını hatırlayınca kalkar,miskin miskin
sürünüp bacaklarımıza; bir parça simit,tost,peynir dilenirdi.
Karşılığında birkaç sevimli bakış atar, biraz mırıltı çıkarır kendince teşekkür
ederdi. Yiyeceği bitene dek sevdirirdi kendini,ardından sıcacık
sobasının kollarına dönerdi. Çayımı yudumlarken kediciğin bana doğru geldiğini
fark ettim. Şaşırdım. Ne tost, ne simit, nede ona verecek her hangi
bir şeyim yoktu. Fazla ümitlendirmemek için kitabımla ilgilenmeye karar
verdim. Tam o sırada yerinden fırlayıverdi masayı paylaştığım adam.
Nedense telaşlandım gidiyor sanıp.”Ne saçma bir his” diye geçirdim içimden.
Öyle ya bana ne oradaki herkes gibi tesadüfen bir araya gelmiştik ve
bir dahaki tesadüfe değin-ki bu o an için gerçekleşme ihtimali imkansıza
yakın görünmektedir-apayrı hayatlara dalacağımız gün gibi açıktı.
Paltosuna uzanmayınca eli ,gitmeyeceğini anladım. Sanırım yalnızlığımı diğer
insanlara karşı kamufle etmesinden hoşnuttum. Yaklaşmakta olan kediye
yöneldi. Yere eğildi,kediyi incitmemeye özen göstererek usulca kucağına
alıp masaya döndü. Sevgi dolu bir yüreği olmalı diye geçti içimden,zira
kaç kişi farkında şu zavallı varlığın!Dikkatimi çekmişti ;kediyi
okşarken elleri, kendi seviliyormuş gibi huzurlu bir tebessüm sarmıştı
yüzünü. Yakışıklıydı dersem yalan olur sanırım ama düzgün yüz hatlarına
sahipti. Doğal,sıcak bir görünüşü vardı. Zaten güzel insanlar hep uzak
gelmiştir bana, özellikle de güzel olduğunun farkında olanlar! Şimdi biraz
daha anlaşılır buluyordum ona yaklaştıran şeyi. Başı önde duruşu,o
sessiz hali; gözleriyle görmekten çoktan vazgeçtiğini anlatıyor gibiydi.
Şimdi bunca zaman sonra biliyorum ki haklıymışım; yüreğiyle bakıyor
hayata,insanca bir şeyler arıyor;bir bakış,bir dokunuş,…

Kitabın aynı sayfasında ne kadar takılı kaldığımı tam olarak
bilemiyorum, ama çayım bitince utanıp hızla sayfayı çevirdiğimi
anımsıyorum. Kitabımı masaya bırakıp gözlerimle çaycı çocuğu aramaya
başlamıştım .Ilık ses tonu sarmalamıştı birden beni “bana da bir çay söyler
misiniz?”. Erkeklik taslayıp “usta bize iki çay “diye bağırmaması hoşuma
gitmişti.”elbette!”dedim ve iki çay işaret ettim çaycıya. Sanırım kediyi
severken sıyrılmıştı hayal aleminden. Yalnızlığını aşma çabası gibi
gelen ilgili bir edayla ” klasikleri sever misiniz?” diye sormuştu
kitabımı göstererek.”evet özellikle Rus klasiklerini” demiştim aynı ilgili ses
tonuyla yanıtlamaya özen göstererek. Yüzüme hiç bakmamıştı,kitaba
bakıyordu derin, derin okyanusları andıran gözleriyle. Ara sıra tren sesiyle
irkilip kaldırmasa başını fark etmeyecektim belki bu denli mavi
olduklarını. İlk bakışında nasıl olduysa fark etmemiştim şaştım bu
maviliklerine. İçimde bir sabırsızlık, tarifsiz bir telaş vardı. Kitabıma olan tüm
ilgim uçup gitmişti. Lafı uzatmasını, aklımdaki tüm soru işaretlerinin
bir trene atlayıp uzaklaşmasını diliyordum için için. Oysa o sustu
sonsuzluk gibi. Çayını içti,parasını masaya bıraktı ve sessizce uzandı
elleri elveda sözcüğünü yansıtan paltosunun bulunduğu sandalyeye. Masada
bir ben, birde bilinmezliğini bırakarak gidiverdi. Ardından kalabalıkta
kaybolmuş küçük bir kız çocuğu gibi tuhaf bir telaş içinde kapıya ve boş
sandalyeye bakıp kalmıştım uzun süre.Bir bilinmezi kovalamaktan yorgun
düşünce zihnim, kitabıma dönmeye çalıştıysam da nafile okuyamayacaktım.
Çay paramı masada onun parasının yanına bıraktım. Ayrılmak istemez gibi
ağırlaşmıştı kahveden çıkarken adımlarım. Yağmur yavaş, yavaş yağmaya
devam ediyordu. Şemsiyemi açmak istemedim. Tenha sokaklardan geçtim
,peşimde hayallerim. Evin kapısında bir süre öylece durdum. Derin bir soluk
aldım o geceyi hücrelerime not etsin diye. Zile bastım ,annem açtı
kapıyı. Bir bana bir kapalı şemsiyeme baktı. Burnumdan sular damlıyordu.
Gülecek sanmıştım,oysa hiçbir şey söylemedi. Bir bardak çay ve bir havlu
bıraktı odama sadece.

Kaç gün,kaç hafta geçti üzerinden hatırlamıyorum. Bir öğle
vaktiydi. Yağmurlar bitmiş bahar gibi bir hava sarmıştı kollarına
hayatı. Vapur iskelesindeydim, karşı kıyıdaki kitapçıya uğramaktı niyetim.
Vapur jetonumu alıp bir bankın ucuna emaneten iliştim. Tam yaklaşan
vapura dalmışken bakışlarım, arkamdan gelen sesle irkildim “selam!”.
Şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış gözlerle arkama döndüm. Tanrım o muydu?
Fakat bu gülümseme bambaşka biri yapmıştı sanki ,yine de oydu evet işte o
çok uzak ihtimal gelip dayanmıştı kapıya!. “Merhaba!”dedim ama sesim
çıkmış mıydı emin olamadım bir süre. Yanıma geldi tüm doğallığıyla ve o
gün akşama dek gitmedi ,yanı başımdaydı. Dilek tuttuğunuz yıldızı
yakalamanın nasıl bir his uyandıracağını bir hayal ederseniz ,sanırım
hislerimi de yakalarsınız bir şekilde. O günden sonra bir başka tesadüfü
beklememeye karar verip, randevusuz ayrılmadık birbirimizden. Bir tesadüfler
silsilesiyle başlayan arkadaşlığımız,her gün aynı kahvede; hatta aynı
masaya oturmaya itina göstererek ,o sessiz ,o unutulmuş köhne istasyon
kahvesinde pekişti. Geçmişinden hiç bahsetmiyordu. Belki anlatmaya
değer bir şey bulamıyordu,belki de unutmak istediği şeyleri yenilemektendi
korkusu kim bilir. Sormadım bende tüm meraklarıma inat,bekledim. Adım,
adım yaklaşıyordu ruhlarımız .Aşk mı?! Hayır sanırım daha çok
birbirimizde huzuru bulmuştuk. Hayalleri vardı bensiz. Hiç gücenmedim içindeki
yokluğuma. Gitmekten bahsediyordu hep,göçmen kuşlar gibi. Ne aradığını
biliyordum. Bende aramıştım bir zamanlar,aslında kim aramıyordu ki onun
aradığı şeyleri? Biraz özgürlük,umut,unutup yeniden
başlayabilme,hayatın amacı,sevgi,…

Aradığı şey uzaklarda değil,içindeki o sessiz, sessiz atan
yüreğindeydi oysa. Uzaklara dalmamalıydı boş yere gözleri, içinde aramalıydı.
Sustum!Hiçbir kelimenin anlatmaya gücü yetmeyecekti biliyordum ,kendi
sözcüklerini bulmalıydı,kendi dilini.

Eve döndüğümde ne yapabilirim diye düşünmeye başladım.
Odam eskidende bu kadar ufak mıydı yoksa o gecemi duvarlar üzerime
yürümüştü bilmem. Yatağımın yanında diz çöküp bir kutu çıkardım saklandığı
yerden. İçinde dedemin hatırası eski bir pikap ve kitaplıkla, daktilo
almak için biriktirdiğim bir miktar param vardı. Bir yıldır
biriktiriyordum ve çok az eksiğim kalmıştı onlara kavuşmak için . Ertesi gün ilk işim
pikabı gizlice evden çıkarıp satmak oldu. Biriktirdiğim para ve pikabın
parasını alıp mavi bir zarfa koydum.Üzerine “git ve mutluluğunu bul!”
yazmıştım.Koşar adımlarla istasyon kahvesine gittim ve çaycı çocuğa
sıkı, sıkı tembihledim “Bunu mutlaka almasını sağla!”diye. Uzun zaman
uğramadım kahveye. Yine bir gün ve yine ummadığım bir anda kapım çalındı.
Çaycı çocuk çıkı verdi kapının ardından karşıma. Şaşırmıştım doğrusu!
Elinde mavi bir zarf vardı ve yüzünde tuhaf bir gülümseme. Zarfı uzattı ve
büyük bir suç işlemiş gibi utanarak uzaklaştı daha ben zarfı açamadan.
Döndüğünü anlamak için sanırım zarfı açmama gerek yoktu! Umduğumdan
çabuk duymuş olmalıydı yüreğinin sesini ,yoksa dönermiydi hiç.Zarfta kısa
ama çok şey anlatan bir not vardı. “Gitmem gereken yer o kadarda uzak
değilmiş, görmeyi öğrettiğin için sağol. Seni akşam iskelede bekliyorum
saat tam 8:00′de.” Onunla bir anne gibi gurur duyduğumu hissettim
içimde o an.

İskeleye yaklaştığımda orda olduğunu farkedip, bir süre
öyle uzaktan izledim. Sancılı bir bekleyiş içerisinde yerinde duramayan
adımları zamanı kovalıyordu. Pek çok şey geçiyor olmalıydı kafasından
peş peşe. Bir zaman diliminde mola verince hayalleri ayakları da
duruyor,adeta taş kesilip rıhtımın kendisi oluyordu. Ayaklarını bağlayan ancak
geçmişi olabilirdi bundan böyle. Sigarasından derin bir nefes çekti.
Rüzgara teslim etti dumanını birilerine ,bir yerlere mektup yollar gibi.
Bir martı havalandı iskelenin ucundan;o martıya takılı kaldı bakışları.
Yeni açtığı bir sayfada geçmişini aklıyor olmalıydı şu an. Gözlerini
kısmış,başı dimdik, martılarla uçar gibiydi. Dokunmak istedim o an omzuna
ve söylemek istedim”her şey geçti!”. O an aklımı uyardı kalbim;
dokunmak ne mümkündü, artık o uçmayı öğrenmişti. Koskocaman bir yürek vardı
karşımda ,sorularını cesurca kovalamış. Ve şimdi dilsiz bir denizin
önünde arınıyordu yudum yudum. Kim bilir belki ağlardı bile ” erkekler
ağlamaz” lara inat. Nasıl dokunurdum bu en mahrem haline?!…İşte şimdi,tam
şu an; insanlığının tadını çıkarıyordu. Elleri umarsızca iki yanına
düşmüş ,gözleri asırlarca uzaktaki bir yıldızdan bakar gibi bakıyordu
martılara,denize. Ne çok şey anlatıyordu şu dingin suskunluğu.

Eğildi,sağ eliyle suya uzandı olmadı. İskele bu kadar
yüksek miydi, o gece sular mı çekilmişti bilmem. İçinde başaramamanın
hıncı birikti. Yüzükoyun yattı yere ve yarı beline kadar sarkıttı
bedenini, suya dokundu. Su dokunuşuyla yüzüne bir tebessüm sundu. Anladım suya
bir mektup yazıyordu parmakları. Başını kaldırdı, batmak üzere olan
güneşin kızılı yaktı, ala buladı yüzünü. Ateş gibi yandı gözleri. Ansızın
kalktı uzandığı yerden, biri gizlice kulağına fısıldamıştı sanki”orda,
arkanda”diye. Uzun, sakin bir bakışla uzattığı elleri bana “gel” der
gibiydi. Uzattığı elleri dokunmadan daha gözleri hoş geldin demişti. Uzun
bir süre suskun bekledik bir şeyleri. Karşı kıyının ve ayın ışıklarının
denizle özlem giderişini izledik bir süre. Ilık rüzgarın oyunuyla
yüzümü gizleyen saçlarımı çekti yüzümden. Bilmez gibi sordum “buldun mu?”
diye yeniden. Hafifçe kıvrıldı dudakları “yolu sen gösterdin “dedi.
Sustum o konuşmalıydı bundan böyle.”sırf gitmeyi çağrıştırıyor diye
gitmiştim o kahveye, oysa orda bana kalmayı öğretecek biri varmış beni
bekleyen.”dedi.”Uzaklarda yeniden başlamak yokmuş meğer. Uzaklar sordu durdu;
kimsin,nereden geldin, niye geldin, kaçış yokmuş öğrendim.” “Oysa ne
rahatmışım yanında,sen hiç sormadın, gitme demedin,…Şimdi buldun mu diye
soruyorsun. Bense az kalsın bulduğumu anlamayıp yitiriyordum. Erken
değildi dönüşüm aslında gitmeden de başlamışım seninle yenilenmeye.”
Sustuk. Kocaman,derin derin sustuk sadece. Gelen ilk vapurun güvertesine
atladı. O gece gördüğüm son yakamoz pırıltısı, git gide uzaklaşan huzur
dolu gözleri oldu.

Askida Bir Kahve

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Kas 25th, 2008

Venedik’te kenar mahallelerden birinde, bir cafe-barda
kahvelerimizi içiyorduk. İçeri giren müşterilerden
biri barmene ” İki kahve, biri askıda” dedi, iki kahve
parası verip, bir kahve içip gitti. Barmen de
duvardaki çiviye bir küçük kağıt astı. Biraz sonra içeri
iki kişi girdi, onlar da “üç kahve biri askıda” dediler ,
iki kahve içip, üç kahve parası ödeyip gittiler. Barmen
askıya yine küçük bir kağıt astı. Bunu gün boyu böyle
sürdüğü anlaşılıyordu. Biraz sonra kahveye üstü biraz
eski-püskü, belli ki yoksul bir adam girdi ve barmene
“Askıdan bir kahve” dedi. Barmen hemen bir kahve
hazırladı ve yeni müşterinin önüne getirdi. Yoksul kişi
kahvesini içtikten sonra, para ödemeden çıkıp gitti.
Barmen ise duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini
kopardi, parçaladı, çöpe attı.

Yardım etmek için, insanların gereksinimlerini belirlerken,
yalnızca yaşamsal gereksinimlerle sınırlı kalmak
zorunda değiliz. Askılara kahve asmayı da unutmamak gerek.

Market Hikayesi

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Kas 7th, 2008

Bir cuma akşamıydı, adam karısından ayrılalı aylar olmuştu ve hala bu market alışverişlerine alışamamıştı,üstüne üstlük bu gün kendisinin yerine başka bir arkadaşının terfi ettiğini öğrenmişti, markete gelirken, hız sınırını aştığı için ceza yemişti. Sanki bir el hayatındaki herşeyi tersine çeviriyordu. Marketde asık bir suratla alışveriş yapıyordu market çok kalabalıktı, kasaların önünde uzun kuyruklar oluşmuştu, adam tam 20 dk. sıranın kendisine gelmesini bekledi. Beklerken de elindeki dergiyi karıştırıyordu. Tam sıra ona gelmişti ki omuzuna bir elin dokunduğunu fark etti, bir çift göz ile karşılaştı. Kız tatlı bir sesle rica etti, “Lütfen çok acelem var, sadece 1 paket dondurma aldım,4 yaşındaki kuzenim arabada tek başına bekliyor ve ağlıyor, 20 dk beklersem hem dondurma eriyecek, hem de çocuğu susturamayacağım, sadece 1 sn nizi alacağım, sıranızı bana verir misiniz? İlk defa bir çocuğa bakıyorum ve ne yapacağımı bilemiyorum, susturamıyorum, dondurma iyi fikir gibi gelmişti ama sıra çok fazla Lütfen!” Adam karşındaki kızın bakışları ve çaresizliği karşısında, birden kendisini süpermen gibi hissetti, sırasını ona verirse o kıza iyilik yapmış olacaktı. Bir anda sanki tüm sıkıntıları yok olmuş gibi coşkulu birsesle “Olur” dedi. Kız dondurmayı ve 1 doları uzattıâ?¦ O sırada birden kasadan garip sesler çıktı ve kasiyerler coşkuyla alkışlamaya başladılar, birden herkes kızın etrafını sarmıştı,adam bir görevlinin kızın yanına giderek, kıza “Tebrikler, siz JP marketler zincirinin kuruluşundan beri alışveriş yapan 10 milyonuncu kişisiniz. 1 milyon usd lık bir ödül kazandınız!” dediğini duydu. Bir süre sonra kasiyerler yeniden çalışmaya başladı, kasiyer onun parasını alırken, “Ne kadar şansızsınız, tam da sıra size gelmişti, o para sizin hakkınızdı!” dedi. Adam “Ö-nemli değil” demek istedi ama sanki sesi çıkmıyordu. Marketten çıkarken kalabalığa son kez baktı, o sırada zevkle dondurmasını yiyen ve etrafa gülücükler dağıtan küçük çocuğu ve güzel kızı gördü. Kız çok şaşkındı ve gülüyordu. Bir an göz göze geldiler, o an kız gülmeyi bıraktı, bir şey söylemek ister gibi adama baktı. O sırada kendisine sorulan bir soruya cevap verdi. Tekrar adama doğru döndüğünde, onu göremedi, adam arabasına binip gitmişti. Adam ,yolda giderken sürekli üzülmemeye çalışıyor ve kendi kendine â?oSadece o küçük çocuğu düşündüğüm için sıramı verdim!” diyordu. Göğsünde bir acı hissi kalmıştı. Siz adamın ya da kızın yerinde olsanız ne yapardınız? Devam edelim. Adam üzgünce evine gitti. Ertesi gün tüm gazetelerde çarşaf çarşaf kızın resimleri vardı, mutlulukla gülümsüyor bu para ile ne yapacağını anlatıyordu. Adam gazeteyi fırlatıp cope attı. Kıza o gün parası ödenmişti. Kız önce güzel bir elbise almış, kuaföre gitmişti.Kendime bir araba alırım kalanı ile diye düşündü. Ama nedense kendisini mutlu hissetmiyordu, hep kendisine sırasını veren o tatlı adamı düşünüyor ve vicdan azabı çekiyordu. Ben onun sırasını aldım diye. Adam hiç itiraz etmemiş, sessizce marketten gitmişti. Kendisini onun yerine koydu ve kararını verdi sabah bir avukata gidecek ve bu parayı adama vermelerini isteyecekti, gerçi adamı hiç tanımıyordu ama avukat bir yolunu bulur diye düşündü. Şimdi rahatlamıştı, huzurlu bir biçimde uykuya daldı.

Birkaç gün sonra adamı bir avukat aradı, adını marketteki kasiyerden aldıklarını ve kredi kartı numarasından kendisine ulaştıklarını söyledi ve devam etti, “Müvekkilim o gün sıranızı verdiğiniz için teşekkür ediyor ve paranın sizin hakkınız olduğunu düşünüyor, para bankadaki hesabınıza yatırıldı. Ama içinden 150 usd eksik, onunla Miss. Steward bir elbise almış ve kuaförde saçını yaptırmış, daha sonra size o 150 usd yi de gönderecek.” Adam telefon elinde kalakaldı. İlk şaşkınlığı geçince kızın çalıştığı şirkete gitti.

Yemeğe çıktılar adam hem kıza teşekkür etti, hemde bu paranın yarısını kıza verdi. Uzun uzun bu parayla ne yapacaklarını konuştular, hayallerinden bahsettiler, parayı harcadıkça ne yaptıklarını birbirlerine söylemeye karar verdiler. Zamanla birbirlerinden cok hoşlanmışlardı, paraysa bir vesile oluyor birlikte harcıyorlardı. 1 yılın sonunda bu parayla bir çok şey almışlardı ve para bittiğinde evlenmeye karar verdiler. Şimdi 2 çocukları var ve çok mutlular.

Bir Oyku Hikayesi

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Oca 2nd, 2009

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip
utangaç bir tavırla rektör’ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından
fırlayarak önlerini kesti… Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..
Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; “Bekleriz” diye mırıldandı…
Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
dayanamayarak yerinden kalktı. “Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce
bir kazada kabetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. “Madam”
dedi, sert bir sesle, “Biz Harvard’da okuyan ve sonra ölen herkes için
bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner…”

“Hayır, hayır” diyerek haykırdı yaşlı kadın.. “Anıt değil… Belki, Harvard’a
bir bina yaptırabiliriz”. Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
fırlatarak, “Bina mı?” diyerek tekrarladı, “Siz bir binanın kaça mal olduğunu
biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
fazlasına çıktı…”

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: “Üniversite
inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?”

Rektör’ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California’ya,
Palo Alto’ya geldiler. Ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için
onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD’u.

=========

Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara
yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle…

Deve kervani

Hikaye Yazari adminHikayeler tarih Kas 19th, 2007

Eskiden, Iran’da, Isfahan sehrinde, Cemal adinda kervanci bir genc yasardi. Kervan sahipleri kervanlarini cok guvendikleri Cemal’e gönul rahatligiyla teslim ederler ve onun kervandaki mallari kendi maliymis gibi koruyup, gözetecegini bilirlerdi.

Gunlerden bir gun, Cemal Isfahan’dan kuzeydogudaki Meshet’e gitmek uzere, kumas yuklu deve kervaniyla yola cikti. Kervan birkac gun sonra Destikebir cölu’ne     vardi. Ilk bakista ucsuz bucaksiz gibi görunen 400km.lik bir kum yigini. Oralardaki bir kuyudan su tedarikini yapan kervan cöle girdi. Aradan bir hafta gecti. Kervan distan bakildiginda cölde agir agir ilerliyordu, her sey yolundaydi. Ama icten ice kaynayan bir kazan gibiydi. Bu kazani basdeve kaynatiyordu. Basdeve kervandaki yirmi devenin basiydi. Mola verildigi zaman devamli konusur, bir seyler anlatir, ötekiler de sessizce dinlerlerdi. Basdeve uc dört gundur havadan sudan konularla konusmaya basliyor, sonradan sözu liderlik konusuna getiriyordu. Koca kervani neden bir esek pesinden surukluyordu? O en önde olmasa olmaz miydi? Sanki o olmasa kervan gidecegi yere varamayacak miydi?

“ Ben “ diyordu basdeve, “ Misir’a gittim, Arabistan’a gittim, Yemen ‘e gittim, Anadolu’ya gittim. Yuce daglar astim, susuz cöller gectim. Binlerce, on binlerce kilometre yol kat ettim. Iran’da gezmedigim, dolasmadigim yer kalmadi. Bu Destikebir cölu’nden defalarca gectim. Benim gibi dogustan lider varken basinizda kucuk esek kim oluyormus? Boy yok, post yok, bir de kervanin en önunde gider. Onun liderlik neyine? Gelin su esegi defedelim basimizdan. Lider ben olursam eger her turlu iyiligi bekleyin benden. Yoruldum diyenin yukunu sirtimda tasiyacagim…”

Basdevenin ayni tarzdaki konusmalari sonraki gunlerde devam etti. Kervandaki develerden birkaci önceleri esegin gitmesini istemediler.

“ Kime ne zarari var garibin? “ dediler. “ Birakalim önde o gitsin, bizi Meshet’e götursun. Zaten hicbir isimize karismiyor. Molalarda bir kenarda tek basina oturuyor. Belli ki bir derdi vardir, kimselere anlatamaz. Durup dururken gunahini almayalim. “

Basdeve böyle diyenlere karsi cikiyordu:

“ Garip mi? Neresi garip bunun be? Acinmaz böylesine. Onun yemini, suyunu biz tasiyoruz, bir de kaprislerine boyun egecek degiliz. Nerede oturursa otursun, önemli olan,onu kervandan uzaklastirmak. “

Sonunda basdevenin kesin kararliligi karsisinda direnci kirilan birkac deve, istemeye istemeye esegin gitmesine razi oldu.

Bir gece develer esegin yanina gittiler ve kervanda kendisini istemediklerini söylediler. Esek bu duruma karsi cikti. Olmaz dedi, ben bu kervani terk etmem dedi, bensiz Meshet’e varamazsiniz dedi, pusulayi sasirir, cölde kaybolursunuz dedi. Esegin sözlerine kulaklarini tikayan, onun tepinmesine aldiris etmeyen develerin kufur derecesine varan hakaretleri karsisinda esek, “ Ne haliniz varsa görun “ diyerek cekip gitti.

Ertesi gun basdeve calimla yuruyordu kervanin önunde ve arada bir arkasina bakip gururla gulumsuyordu. Basdevenin fazlaca böburlenmesi kervanin zararina oldu. Kervan ilk gunden baslayarak hedefinden adim adim uzaklasti ve guneybatiya dogru genis bir yay cizerek, Kuhistan cölu’nun ortalarina kadar geldi. Gunlerdir diger develerin ikazlarina aldiris etmeyen basdeve sonunda liderligi kaybetti. Pusula sasirilmis, kervan Kuhistan cölu’nde kaybolmustu. Yol yok, iz yok, ne tarafa gidilmeliydi acaba?..

Gunler sonra esek cikageldi. Develer sessizce esegin arkasinda tek sira oldular. Esek saskin saskin etrafina bakinan basdeveye, “ Sen en arkada yuruyeceksin “ dedi. Sonra kervan Meshet’e dogru yola cikti.

Hikaye Sohbet


Son Yorumlar

Hikayelerden Rastgele

Hani insan aglamak ister de, gözlerinden yas akmaz! Hani insan gülmek ister, yürekten gülmez! Hani insan birini bekler, o hic gelmez! Iste o zaman ölmek ister, ECEL GELMEZ!

Hikayelerden Reklam


Nicknizi Yazip:

mirc mircturkce turkcemirc mircsite mircarama indirmirc chatmirc mirchat

hikayeler Hikaye hikaye hikayelerden Google Sitemap
site ekle